27 Mayıs 1960 askeri darbesine doğru bakmak!..

Tarihsel olaylara tek gözle bakmak, büyük bir yanılgıdır.

Tarihsel olaylar geleceğin de aynasıdır.

Dün yaşananlar ile bugün yaşadıklarımız arasında “illiyet bağı” vardır.

Bu yazımızı, bu temel yaklaşımlar içinde ele alacağız.

27 Mayıs 1960 nedir?

Tarihin bilgi ve belgelerini doğru okursak, 27 Mayıs bir “Askeri Darbe” örneğidir.

Bir yönüyle bu olay, Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişme sürecine konan büyük bir barikattır!

Ancak, böyle bir “demokrasi dışı müdahalenin” yaşandığı zaman ve koşullar dikkate alınarak irdelenmesi gerekir.

2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye.

Başta İngiltere olmak üzere, batılı devletler, bu “emperyalist paylaşım savaşına Türkiye’yi de sokmak istiyorlardı.

Amaçları, ekonomik açıdan ayakta durmaya çalışan Türkiye’yi çökertmekti!

Bu kirli savaşa katılmadığımız için, zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye çok şey borçluyuz.

Savaşın sonunda, Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı iki atom bombasıyla ABD, yeni bir dünya düzeninin egemeni oldu.

Savaş sırasında, her an savaşa girebilme olasılığına karşı gerekli önlemleri alan tek parti yönetimi, başta köylüler olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin tepkisini aldı.

Özellikle, “Köy Enstitüleri” kuruluşu ve 1945 yılında çıkardığı “Toprak Reformu Yasası” ile toprak egemenlerini kaygılandıran CHP’nin siyasal gücü hızla zayıflıyordu.

Nitekim, kendisi de büyük toprak sahibi olan Adnan Menderes ve yakın arkadaşları Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü, bu yasaya karşı “Dörtlü Takrir” ile karşı çıktılar.

İnönü, küresel siyasal gelişmeleri dikkate alarak, çok partili yaşama kapıları açtı.

Bu dört siyasetçinin öncülüğünde 7 Ocak 1946’da kurulan DP aynı yıl katıldığı ilk seçimde 64 milletvekili ile Meclis’e girdi.

Ancak, “Açık oy gizli tasnif” ile yapılan seçimler şaibeliydi! Bu durum, halkın CHP’ye olan güvenini daha da sarstı.

Öte yandan, Toprak Reformu Yasası gerçek hükümleriyle uygulanmadı gibi, 1950 seçimleri öncesinde, “Ziraat Vekili” yapılan toprak ağası Cavit Oral’ın hazırladığı “tadilat” ile Toprak Reformu fiilen ortadan kalktı!

14 Mayıs 1950 seçimleri

Bu koşullarda, yapılan 1950 seçiminde DP yüzde 57.6 oy alarak 416 milletvekili ile tek başına iktidar oldu.

“Yeter artık söz milletin” sloganı tutmuştu. DP, özgürlük ve refah vaat ediyordu. “Sendikal haklar için söz veriyordu.

Yüzde 39.9 oy alan CHP ise 69 milletvekili ile muhalefet partisi oldu.

DP’nin ekonomik ve siyasal tercihleri…

Günün koşullarında, bir tarafta kapitalist dünyanın yeni patronu ABD’nin sürdürdüğü kapitalist düzen, diğer yanda da Sovyetler Birliği’nin sosyalist politikasının karşıt siyaseti vardı.

ABD, Türkiye ve Yunanistan’ı, Sovyetler’e karşı “tampon ülkeler” olarak görüyordu. “Soğuk Savaş” döneminde iki ülkeye de ihtiyacı vardı!

ABD, 1947’de bu iki ülkeye “Marshall Planı” çerçevesinde, “elma şekeri” misali vereceği “askeri ve mali yardımlarla” oltasını atmıştı!

DP, ekonomik ve siyasal programını ABD’nin önerileri ile düzenlenen “İkili Anlaşmalar” ile planladı. Cumhuriyet tarihini ve DP iktidarını doğru tahlil etmek isteyenlerin bu “ikili anlaşmaları” bilmeleri temel koşuldur!

DP iktidarı ile birlikte, artık, ekonomiden dış politikaya, eğitimden ulaşıma kadar her alanda ABD nasihat ve dayatmalarıyla yaşıyorduk.

Demokrat Parti, önce köylüyü kazanmak istiyordu.

Yol götürdü, traktör verdi. Fakat, “PLANLI” bir uygulama değildi. “Önce plan” diyenlere “Bize plan değil, pilav lazım” diye karşılık veriliyordu!

Zaten bir plan vardı! “ABD’nin planı!”

1954 seçimlerinde DP. yüzde 58.4 oy oranı ile 503 milletvekili kazanarak yine tek başına iktidar oldu.

Yüzde 34.8 oy alan CHP ise yalnızca 31 milletvekili çıkarabildi.

Bölükbaşı’nın CMP’si de 5 milletvekili ile meclise girdi.

DP en önemli yanlışını yaptı ve Bölükbaşı’yı seçtiği için Kırşehir’i il olmaktan çıkarıp ilçe yaptı!

DP’nin ikinci iktidar döneminde ülke ekonomisi düşüşe geçti. TL’nin değeri düşüyor, dış borçlar yükseliyor, halkta hoşnutsuzluklar ortaya çıkıyordu.

1957 erken seçimleri…

DP, erken seçim kararı aldı ve 27 Ekim 1957’de yapılan seçimde yüzde 47.8 oy oranıyla 424 milletvekili kazandı ve yine tek başına iktidar oldu.

Ancak, 79 milletvekili kaybederken CHP oy oranını yüzde 41’e, milletvekili sayısını da 178’e çıkarmıştı.

Bu arada ABD’nin Menderes’e olan ilgi, sevgi ve desteği de kesiliyordu!

Menderes, ABD’nin desteğini alabilmek ve NATO’ya girebilmek için Kore Savaşı’na Meclis kararına bile gerek görmeden asker göndermiş, İkili Anlaşmalara tereddütsüz imza atmış, ABD’nin, ülkenin birçok yerinde askeri üsler kurmasına olanak sağlamış, uluslar arası siyasette daima ABD ve Batı ülkeleri yanında yer almıştı.

Örneğin; Türk Ulusal Kurtuluşu’nu örnek alarak, ellerinde Atatürk’ün kalpaklı fotoğraflarıyla Fransa’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren CEZAYİR halkının yanında yer almaya cesaret edememiş, üstelik Birleşmiş Milletler-BM’de bu konuda yapılan oylamada Fransa’nın yanında oy kullanmıştı.

Bu nedenledir ki, Mısır başta olmak üzere Müslüman dünyanın tepkilerini almıştı!

Menderes, 1961 seçimlerinde yaşayabileceği bir yenilginin derin kaygıları içindeydi.

Yaptığı yut içi gezilerde vatandaşa net sözler veriyordu. Örneğin;

Alım gücünüzü artıracağım.

Yeni yatırımlar yapacak, istihdamı artıracağım. Diyordu.

Ancak, bütçe açıkları büyüyor, TL’nin dolar karşısında erimesine ve enflasyona engel olamıyordu.

Dış finansmana ihtiyacı vardı.

En büyük umudu ABD idi. Ama, ABD yönetiminin Menderes’e olan ilgi ve desteği kesilmişti!

Sonun başlangıcı!..

Menderes, vatandaşa verdiği onca söze karşın, ne yatırım yapabiliyor ne enflasyonu düşürebiliyor ne de işsizlik sorununa çözüm bulabiliyordu.

İşte bu telaş ve kaygılarla, siyasi iktidarı kaybetmemek uğruna DP ve Menderes ard arda büyük yanlışlar yapmaya başladı.

Demokrasiyi, “hukukun üstünlüğü” ilkesini bir kenara attı.

Basın üzerinde büyük bir baskı kurdu. “Besleme basın” tanımı bu dönemde ortaya çıktı. Siyasal iktidara muhalif olan basın ve gazeteciler üzerinde büyük baskılar kurdu.

Toplumu kutuplaştırdı.

Vatan Cephesi” ve özellikle tamamen iktidar milletvekillerinden oluşan “Tahkikat Komisyonu” ile fiilen demokratik düzeni yok etti.

Üniversite öğretim üyeleri üzerinde akıl dışı baskılar kurdu.

6-7 Eylül 1955 olayları” ile hem ülke içinde hem de uluslar arası düzeyde büyük bir güvensizlik yarattı.

Ekonomik, toplumsal ve siyasal açıdan yapılan yanlışlar siyasal iktidarı hızla yalnızlaştırıyordu.

Bir şeyler yapmalı, içte ve dışta yeniden güven kazanmalıydı.

ABD ve Batılı devletlerden beklediği desteği de bulamayınca, tek seçenek Sovyetler Birliği ile dostluk ve ekonomik ilişkileri geliştirmek kalıyordu!

Aslında amacı, bu ilişkiler üzerine ABD’nin yeniden ilgi ve desteğini bulabilmekti.

Hani, sevgilisini kıskandırarak yeniden ilgisini çekebilmek isteyen aşık misali!

Sovyetlerle ilişkiler, Türk dış politikasında da bir dönüşümdü.

Sonrasını, dönemin Büyükelçilerinden Semih Günver’in anılarından anlatalım;

“Hükümet adına diplomatlar düzeyinde Sovyetler’in Ankara Büyükelçiliği’ne yapılan ziyarette, Hükümet düzeyinde Moskova ziyareti talebi hemen onaylandı!

Oysa, bu kadar net bir onay beklenmiyordu!

Bu ziyaret ve Moskova temasları hakkında ABD Büyükelçiliği’ne de hemen bilgi verildi.

Görünüşte normal karşılandı! Ama ABD İstihbarat Örgütü CIA’nın hemen harekete geçtiği izlenimi de alınmıştı!

ABD, İran Şahı Rıza Pehlevi’yi devreye soktu.

Türkiye’yi uyardılar!

Ancak, ABD’den mali destek talebine yanıt yoktu.

Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun 15 Temmuz 1960 günü Moskova ziyareti, resmen kesinleşmiş ve programlanmıştı.”

Ve 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi…

Türkiye’nin dört bir yanında askeri üsleri olan ve en büyük karşıtı Sovyetler Birliği’ne karşı sürekli tetikte olan emperyalist bir güç olan ABD için DP ve Menderes’in bu tavrı güven verici değildi.

Sovyetler ile gerçekleşecek ekonomik ilişkiler ardından Türkiye’nin dış politika tercihlerinde de radikal değişimler olabilirdi.

Üstelik, DP iktidarı halkın güvenini de yitiriyordu. Ekonomik koşullar da DP’nin yeniden iktidar olma şansını azaltıyordu.

Olası bir CHP hükümeti ile de ABD’nin ilişkileri eskisi gibi olamayabilirdi.

Menderes ve DP iktidarına son vermek ama CHP’nin iktidarına da engel olmak gerekiyordu!

İşin bir diğer yönü de şu ki;

Türk Ordusunun özellikle kurmay subayları “Atatürk devrimlerine bağlı, milliyetçi” değerlere sahiptiler. Öte yandan bu subayların çoğu, ABD’de de bir eğitim dönemi yaşıyor, ABD’ye olan sempati ve bağlılıklarını da artıyordu!

Yani ne demek istiyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim!

27 Mayıs bir askeri darbedir.

Bu darbenin yönetmeni ABD’dir.

Bu darbe ve ardından yapılan propaganda ile darbenin faturası İnönü ve CHP’ye çıkarılmıştır.

Darbe siftahı yapan bazı subayların “askeri yönetimin uzun süre kalıcı olması” talepleri de boşuna değildi!

ABD’nin Türkiye’ye bakış açısı ve “sözde dostluğu” 1964’de Kıbrıs Olayları sırasında, “Garantör Devlet” sıfatıyla yapmak istediği askeri müdahaleye, Johnson Mektubu ile; “Elinizdeki üç ordu da silahlar da NATO emrindedir, kullanamazsınız” baskısı ile de kanıtlanmıştır!

ABD’nin Türkiye’deki “darbe aşkı” 12 Eylül 1980 darbesi üzerine Türkiye’deki ABD Büyükelçisinin ABD Başkanına çektiği “Bizim çocuklar bu işi başardılar” mesajı ile de kanıtlanmıştır!

“Hukuk ihlalleri” ile yürütülen “Yassıada Mahkemeleri” sonucu Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idamları insanlık ve ülkemiz adına bir utanç olmanın yanı sıra, ülkemizdeki toplumsal ayrışmanın ve kimi siyasal yalanların da kaynağı olmuştur!

ABD’nin 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrası için hesap edemediği tek şey; 1961 Anayasası’dır. Bu ülkenin saygın ve yetkin profesörlerince hazırlanan “Özgürlükler ve Hukuk Devleti” kimliğinin kanıtı olan bu anayasa da ne yazık ki 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 sonrası dayatılan “Darbe Anayasası” ile yok edilmiştir.

Son Söz;

İnsan ve toplumlar, sürekli bir değişim içindedir. Bu değişim sürecini geriye çevirmek, belli bir süre ve dönemde engellemek mümkün olsa da kalıcı olarak değişime engel olmak olası değildir.

İnsan ve toplum, sürekli olarak iyiyi, güzeli, adaleti arar. Adil bir yaşam düzenini geriye çevirmeye çalışanlar, er geç işledikleri günahların bedelini öderler!

Bu ülkenin kurucusu ve ilk 15 yılının mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün uygarlık yolunda yürümek bu ülke insanlarının ortak mutluluğu olacaktır.

Karşıtlarımızı “düşman” olarak görmeden, haksızlık etmeden, “kin ve öfke” ile değil, “sevgi ve saygı” ile birlikte yaşama iradesi göstermeliyiz.

Askeri darbeler hiçbir zaman “ulusal gelişmenin” aracı olamamıştır!

Askeri darbelerle “demokratik bir düzen” kurulamaz.

Ulus Devlet’te ırksal köken, dinsel ve siyasal inanç ayrımı yapmadan kardeşçe yaşamak mümkündür. Bunun için önceliğimiz “Ülkede barış” ve “uluslar arası ilişkilerde barış” temel ilkelerimiz olmalıdır.

Onurlu yaşamak ve ülkemizin varlığını sürdürebilmek için;

TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE” ortak hedefimiz olmalıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Küpçü - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Ekren Bozbey - 85 Milyon insan adına nasıl konuşuyorsunuz?, buna ne hakkınız var?, kendi adınzıa konuşun. Diyorsunuz ki, "Bu ülkenin kurucusu ve ilk 15 yılının mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ün uygarlık yolunda yürümek bu ülke insanlarının ortak mutluluğu olacaktır". Bu Millet elhamdülillah Müslümandır, çoğunluğumda CHP ve zihniyetini, anlayışını, prensipleirni sevmez, Müslüman olanınsa kimin rehberliğinde önderliğinde mutlu olacağına Allah zaten karar vermiştir. Değil bu millet tüm insanlık, sizin söylediğiniz kişi değil Allah tarafından alemlere rahmet hz. Muhammed rehberliğinde mutlu olabilir. Bu söylediğiniz ortak mutluluk idddası, gerçekki değil, ancak sizin inacınzıda olanları bağlari, sizi bağlar, Elhamdülillah Müslümanım diyemleri bağlamaz, bu yüzden sizin inancınızda olanlar adına konuşun, Müslümanın kimin rehberliğinde mutlu olacağına bizim inacımızda Allah karar vermiştir, size bu konuda laf söylemek, Müslümana da başka ismi seçmek düşmez. Adnan Menderesin en büyük hatası Mustafa Kemali, İsmet İnönü'ye karşı korumak amacıyla 5816 sayılı kanunu çıkartmış olmasıdır. İsmet İnönü her taraftan Mustafa Kemal heykellerini kaldırtıyordu, paranın üstünde Mustafa Kemallin resmini kaldırtıp, kendi resmini koydurtmuştu. 5816 bu yüzden çıktı. Bu kanun acilen kaldırılmalı ve düşünceleri ifade, eleştiri özgür olmalı, monarşilerde dolduğu gibi tek kişiye özel statü sağlanmamalı, padişah gibi ayrıcalıklı kişiler olmamalıdır. DP nin bu tarihi hatası düzletilmelidir. Burası artık bir 3. dünya ülkesi değil. Bir insanı kanunla korumakta başta o insana saygısızlıktır. Senin halktan tabanım yok, halkı korkutarak seni sevdiriyoruz demektir.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 30 Mayıs 22:23


Anket Büyükşehir Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?