Bu dünyadan bir Ruşen Hakkı geçti…

Nilgün Sezeralp, çok küçük yaşta İzmit’e gelip, İzmit’i benimseyen bir kişilik. Sıcakkanlı, içten ve sadeliği seven bir yapısı var.  Yazdığı kitap için, “kitabın çok ilgi görmesinin nedeni Ruşen Hakkı için yazılmış olmasıdır” diyecek kadar da mütevazı. Bizden sonra çocuklara, torunlara, belki de onların çocuklarına kalacak bir anı kitabı olmasını istediği için yazdığını söylüyor “BABALAR DA BİRER KUŞTUR” adlı kitabını anlatırken.  Bir şair ya da yazar kızı olarak yazmamak mümkün değil bence, ortaya çıkarmasa da mutlaka bir kenarlarında birikmişlik vardır. Nilgün Sezeralp’ de “Benim için yazmak, özellikle zorlu süreçlerden geçerken tutunduğum dal gibiydi… Sonrası için kitaplaşır mı, kitaplaşmalı mı bilmiyorum ancak ben yazmaya devam ediyorum.” diyor.

Nilgün Hanım, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

21 Ağustos 1960’da babamın doğum yeri olan kentte, Kütahya’da dünyaya gelmişim. 21 Temmuz 1936 babamın doğum günü.

Kısa bir süre Turgutlu ve Manisa’ da kaldıktan sonra 1964 yılında İzmit’e gelmişiz ve o yıldan bu yana ailece bu kentte yaşamaktayız.

1977 yılında İzmit Lisesi’nden mezun oldum. Aynı yıl Eğitim Enstitüsü sınavında iyi bir puan almama karşın, mülâkatta babamın adı nedeniyle elendim. Sonra hükümet değişti, bize yeniden hak verildi. Ancak öyle karışık, sıkıntılı bir dönemdi ki, babam göze alamadı. Daha sonra Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldum.

Dört yıl Kocaeli Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde görev yaptım. Kızıma kendim bakabilmek için bir süre çalışma hayatıma ara verdim.

2005 yılında İSU Genel Müdürlüğü’nden emekli oldum.

Şiir ve çocuklar öteden beri yaşamımda önemli bir yer tutmakta ve bu sevdam sürecek.

“BABALAR DA BİRER KUŞTUR” adlı kitabınız çok ilgi gördü, biraz kitabınızdan bahsedebilir misiniz?

Kitabın çok ilgi görmesinin nedeni Ruşen Hakkı için yazılmış olmasıdır. Bu kitap bir şiir kitabı olsaydı örneğin bu denli ilgi görmezdi diye düşünüyorum.

Hasan Hüseyin Yalvaç, şöyle yazmıştı kitap için, “Herkes babasını sever, düşkündür ama böylesi önemli insanların başka bir pencereden bakılarak anlatılması lazım. O nedenle bu kitap bir örnek olacak.”

Kitap, sevgili Çiğdem Sezer’in “Babalar öldüğünde kızlar, kızgın bir ütüyü kalplerinin üstünde gezdirirler…”  dizesiyle başlar.

Babam gittikten sonra o ütü kalbimin üzerinde öyle bir gezdi ki…

Ona mektuplar yazdım. Birlikte zaman geçirdiğimiz Ereğli sahilinde,  kıyıda oturmuş seyre dalmışken denizi, onu yanımda hissettim bir gün. O gün sohbet ettik epeyce. Babama; annemin babamın sevdiği sıradan şeyleri bile nasıl da özenle koruduğunu, tuzluğunu, biberliğini, sirkeliğini, tıraş makinesini, tarağını bir araya getirip bir köşe yaptığından,  babamın çok sevdiği için uzun bir süre eve ne kavun, ne armut almadığından, telefonunun ve gözlüğünün de bende olduğundan bahsettim. Dedim; hani çıkıp gelsen ansızın, hepsi hazır yeniden senin için…

Bazen rüyalarımı anlattım. Çocukluk günlerimiz, gülümsediğimiz anılar, onun ardından giden dostları, benim yitip giden can dostum, çocuklar, torunlar, torun çocukları. Dostlarının dilinden Ruşen Hakkı, ardından söylenenler. Uğurlama töreni, hastane anıları, son doğum gününde hissettiğim duygular. Tüm bunlara yer yer fotoğraflar ve şiirler eşlik etti.

Ayrıca Ahmet Say, yakın arkadaşıdır babamın. Fazıl Say henüz evin içinde top oynayan, babasıyla bilek güreşi yapan on yaşında bir çocukken evlerinde yaşadığı bir anısına da yer verdim.

Bir de, Varlık 1973 yıllığında yer alan, Civcivlerin Ölümü adlı öyküsü var. Üç küçük kız çocuğunun civcivlerle kurduğu bağı anlattığı çok hoş bir öyküdür.

Bu mektupların bir bölümü anma etkinliklerindeki konuşmalarımda yer aldı. Sonrasında pek çok kişi kitaplaşmasını önerdi. Bu kitap öyle oluştu. Bizden sonra çocuklara, torunlara, belki de onların çocuklarına kalacak bir anı kitabı… Bu dünyadan bir Ruşen Hakkı geçti… Unutmasınlar…

Kitabın adı çok anlamlı, peki nasıl oluştu?

Evlendiğimizin ertesi günüydü. Babam, gazetedeki yazısını okumamızı söyledi.

Köşe yazısının başlığı şöyleydi: “ÇOCUKLAR BİRER KUŞTUR VAKTİ GELİNCE YUVADAN UÇUP GİDEN…”

Çok etkilendiğim bu yazı üzerine ben de; “BABALAR DA BİRER KUŞTUR.” başlıklı bir yazı yazdım.

Bu arada kitabın adı ne olmalı diye düşünüyordum. “Babama Mektuplar” olabilir belki diye ancak yalnızca mektuplar yok ki… Sevgili Hayrettin Geçkin dedi ki, “Kardeşim, kitabın adı ‘Babalar da birer Kuştur’ olmalı.” Kitabın isim babası iyi şair, iyi insan sevgili Hayrettin Geçkin’dir…

Yazarlığın bence sonu yok, yazar yazdıkça hep daha iyiyi yazmak ister, peki sizin yazarlığınızla ilgili kendinizi görmek istediğiniz bir yer var mı, babamla ilgili anılarımı yazmak istiyordum ve yazdım mı diyorsunuz yoksa yazmaya devam edecek misiniz? Yazmanın sizin hayatınızdaki yeri nedir? 

Öncelikle kendimi yazar olarak görmüyorum. Yine de teşekkür ederim. Ben neredeyse çocuk denecek yaştan bu yana yazarım bir şeyler. On iki-on üç yaşlarındaydım, babam daktilosunda yazısını yazarken, ben de karşısında memurlara verilen zamma tepkimi belirten bir yazı yazmıştım. Babam okumuş ve o sıcacık gülümsemesiyle “Hadi bakalım, devam!” demişti.

Lisede ders saati içinde yazdığım “Milli Piyango Bileti” isimli öyküm dereceye girdiğinde çok sevinç duymuştu. Sonrasında da yazdım hep, ancak kıyıda köşede kalmış pek çoğu. Geçenlerde seksenli yıllarda yazdığım bir öyküm çıktı karşıma. Unutmuşum. Benim için yazmak, özellikle zorlu süreçlerden geçerken tutunduğum dal gibiydi…

Nif Sanat Edebiyat Dergisi’nde bir şiirim yayımlandı. Anonim bir kitapta yer aldım. Bir web sitesinde yazıyorum zaman zaman.

Sonrası için kitaplaşır mı, kitaplaşmalı mı bilmiyorum ancak ben yazmaya devam ediyorum.

Yaşadığımız zorlu günlerde vaktinizi nasıl geçiriyorsunuz, Bu dönemde yazı yazıyor musunuz bilmiyorum ama yazıyorsanız yazmak için belli bir programınız var mı, yazma konusunda bir disiplin uyguluyor musunuz kendinize?

İçinden geçtiğimiz bu zorlu süreç, yazma anlamında çok da verimli oldu diyemem. Zamanımın büyük bölümü okuyarak, film izleyerek ve mutfakta geçti…

Bazen ard arda çıkıyor bir şeyler, bazen de zaman giriyor araya. Yazma konusunu disipline etmeye çalışıyorum.

Bir şair kızı olarak şiirin hayatınızdaki yeri nerede, şiir yazıyor musunuz?

Şiir hayatımda hep vardı. Yazmasam bile önceleri, şiir okurdum hep. Lise yıllarımda babamın bir arkadaşının isteği üzerine kasete şiirler okumuştum. Bence herkes şiir okumalı zaten. Şiir seven insandan kimseye zarar gelmez. İyi bir şiir okuduğumda yenilendiğimi hissederim. Şiir, insanın dünyaya başka bir pencereden bakmasına olanak sağlar.

Bana göre şiir zor. Derinlik, ses, ritim, ahenk az sözcükle çok şey anlatabilmek kolay değil. “Bir şiir, yalnız o şiire giren sözcükler değil, bir de girmeyen sözcüklerden meydana gelir.” der Salah Birsel.

Yazı akıp gidiyor, şiir öyle değil. En azından bende öyle oluyor. Bir demlenme süreci gerekebiliyor. Şiir yazıyorum. Yüreklendiren iyi şairler olsa da çevremde henüz yeterli bulmuyorum kendimi. Bakalım, zaman ne gösterecek…

Bizlere biraz Ruşen Hakkı edebiyatından bahseder misiniz?

Ruşen Hakkı yalnızca yerelde tanınan, bilinen bir şair, yazar değildi. Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenlediği 2006 yılı Yunus Nadi Ödülü’nü almaya değer görülen iyi bir şair, iyi bir yazardı.

Bir yerde şöyle bir şey okumuştum, “Şiir yalnızca yaşamın delilidir. Hayatınız iyi yanıyorsa şiir sadece küldür.” Tartışmaya açık bir düşünce olabilir ancak zor hayatların sonucudur genelde şairlik ve yazarlık.

Henüz dokuz yaşındayken babasını kaybetmiş, kendisinden küçük iki erkek kardeş ve gencecik bir anne. Küçük yaşta kocaman sorumluluklar.

Bir insan düşünün ki, henüz okuma yazma bilmezken masallardan, türkülerden yola çıkıp, ilkokula başladığında ise maniler yazmaya başlıyor. Yazdıklarını babaanneme okuduğunda, o da yüreklendirirmiş hep küçük oğlunu.

Üretmek dediğimiz, birikim, biriktirmekten geçiyor. İşte, beş altı yaşlarından başlayarak yetmiş yıl boyunca biriktirdiklerini soyuttan somuta, bireysellikten toplumsallığa, romantizmden gerçekçiliğe hüzünlerle dolu bir düşsellikle yansıtmış şiirlerine.

Öner Yağcı, “İnce hüzünler yazarıydı” der Ruşen Hakkı için. Sevgili Hakkı Zariç’in dediği gibi; “Karacaoğlan’dan ödünç aldığı bir sesle yazdı şiirlerini sanki. O sesi şimdiki zamanla ve toplumcu gerçeklikle buluşturup armağan etti insanlara.”

“Doğanın yatılı bir öğrencisiyim” derdi ya, belki de o yüzden gelinciğin incecikliğini, papatyanın, gülün kokusunu duyumsarsınız adeta okurken şiirlerini. Bir bakmışsınız ki, melez renkler uğruna, yeşili sarının koynuna sokmuş bir gece gizlice…

Yayın dünyasında bir şaire, bir sanat adamına yaraşır inceliğiyle özel bir yeri vardı Ruşen Hakkı’nın…

Edebiyat dışında başka bir sanat dalıyla uğraşıyor musun?

Kısa bir dönem resim çalıştım ancak dokundu boya kokusu, bıraktım öylece. Zaman zaman şiir seslendiriyorum.

Ruşen Hakkı’nın kızı olarak, sizin gözünüzde bir insanın, bir babanın kentle bütünleşmesi ne demek?

Ülkenin dört bir yanındaki yazarlar, edebiyatla ilgilenen insanlar, “İzmit demek bizim için Ruşen Hakkı demektir.” derlerdi.

“Daha İzmit’e girmeden Ruşen Hakkı adı geçer içinizden. İlk kez geliyor olsanız bile kente yabancılık çekmezsiniz hiç. Nasıl olsa derya deniz Ruşen Hakkı oradadır ve her yol ona çıkar.” der sevgili Arife Kalender.

Çok yıllar önceydi, Gönen’deki Kemal Türkler İşçi Tesisleri’ndeyken, bir hanımla tanıştım. İzmit’ten geldiğimizi söylediğimde, “Aaa orada benim çok sevdiğim şair abim var, adı Ruşen Hakkı” dediğinde, “O şair benim babam” demiştim gururla. O kişi, şair Arife Kalender’di…

Bir insanın, bir babanın kentle bütünleşmesi bu olsa gerek.

Edebiyat çevreleri onu; “İzmit’te bir şiir üniversitesidir Ruşen Hakkı. İzmit’in şiir çınarıdır” diye tanımlarlar.

“Balkonda Akşamüstü” kitabıyla Yunus Nadi Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmada; “Ben bu ödülü kendi adıma değil, kentim adına, kentimin insanları adına alıyorum.” demişti.

“İzmit size çok şey borçlu” dendiğinde ise, “Hayır, ben hep İzmit’e borçluyum.” derdi. Bu söylemlerinden İzmit’i nasıl bağrına bastığını anlayabiliriz.

Bazı edebiyatçılar, Ruşen Hakkı’nın büyük kentlerden birinde, edebiyatın merkezinde yaşasaydı değerinin daha iyi bilineceğini söylemişlerdir. İsteseydi, büyük kentlerde bir yer edinebildi kendine, ancak o yaşadığı kentten ayrılmayı hiç düşünmedi. Kentiyle özdeşleşmeyi, kentine değer katmayı yeğledi.

Direniş günlerinde grev çadırlarını ziyaret eder, şiirler okur, moral verirdi.

Uzun yıllar boyunca İzmit’in içinden trenler geçti, onun içinden şiirler. Her vagona dizesini yükleyip gönderdi çok uzaklara, başka kentlere. Belki de bu yüzden ses bulmuştur başka diyarlarda…

Yürüyüş yolunda, çınarların altında yüreği gövdesinden büyük bir adam yürürdü sabah-akşam…

Şimdi diyorlar ki; “sanki birden çıkacak karşımıza ve o sıcacık gülüşüyle… ‘Merhaba,’ deyip geçip gidecek o davudi sesiyle…”

On yıl sonra bile söyleniyorsa böyle, ölmüş olabilir mi hiç bir insan…

“bir şey bulamadınızsa dirimde

ölürüm toprak olurum

çiçek veririm günün birinde”

“Senin dirinde bir şey bulamamak ne mümkün… Öyle ki, ne yazılsa, ne söylense hep eksik kalır bir şeyler.” diye başlayan bir bölüm var. Peki, bu kitapta babanızla ilgili yazılmayan, sonradan keşke yazsaydım dediğiniz bir şeyler var mı?

Bazı şeyler kalıyor insanda. Derinlerde olanlar çok kolay çıkamıyor gün yüzüne. En çok söylemek istediklerimiz sustuklarımızda saklı…

Söylediğim, yazdığım gibi, ne yapsak az, ne söylesek eksik hep…

Çocukları ve gençleri okumaya, edebiyata yönlendirmek için sizce neler yapmalıyız?

Günümüzde sınırsız bir bilgi akışı ve teknolojinin hızlı gelişimiyle, insan kendini sürekli yenilemek durumunda kalabiliyor. Bu bizi daha donanımlı bir hale getirse de, fikir zenginliğini sağlamadaki en önemli etken olan ‘düşünme’ eylemine fırsat bırakmıyor genelde.

Çocuklar, gençler, hatta bizler, elimizdeki telefonlarla, sürekli akan bir görüntüyle geçiriyoruz zamanımızın büyük bölümünü.  Ben bu konularda yetki sahibi biri değilim, ancak bu durum odaklanma sorunu yaratabiliyor.

Kişiliği, tercihleri yerine oturmuş bir yetişkini edebiyata, yönlendirebilmek, okur yapabilmek kolay değil. Oysa çocuklar için yapılabilecek şeyler mutlaka vardır.

Çocuk, anne-babanın değer kalıplarına göre biçimlendirir yaşamını… Belli günlerde telefonları kapatıp, ailece okuma saatleri yapılabilir. Çocuğun hayal dünyasına hitap eden, ana dilini geliştirecek çocuk kitapları araştırılabilir.

Eğitim Sistemi çocuğa okumayı sevdirecek bir şekilde düzenlenebilir.

Nilgün Hanım, bizlere verdiğiniz bilgiler için, babanızın doğum gününü ( yarın ) bizlerle paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Rica ederim, ben çok teşekkür ederim.

Evet,  olmasa da aramızda, onun doğduğu gün kutlu gündür. İyi ki bir Ruşen Hakkı geçmiş bu dünyadan. İyi ki biz üçümüz onun kızları olarak gelmişiz dünyaya…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gül Anasal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Halis Yildiz - ben 1967 yılında askerlik sonrası izmite geldim sevdim ve 1972 yılında evlendim izmitin bir sürü yaglıboya resimlerini yaptım..kültür haftasında sergiledim.izmit çok uzak bir köy..ruşen hakkı ile arkadaştık onun izmit sanat okulunda kardeşi vardı hep birlikteydik.hüseyin lakabı taşkafaydı..bilirmisiniz.?..ruşen hakkı abisiydi.!..ama kardeşinin hayatı birlikteliğimiz ile hayat devamıydı..neyse her şey anlatılışta peygamber edası ile lanse ediliyor....boş ver...saygılar

Yanıtla . 0Beğen . 4Beğenme 19 Temmuz 22:33


Anket Okulların açılması Covid-19'un yayılmasına etken mi?