Geçmişin İzleri: Tcrhrö Sergisi

“TANZİMAT’TAN CUMHURİYET’E RESSAM HOCALARIN RESSAM ÖĞRENCİLERİ”

Geçen haftaki yazımda, sizinle geçmişin, geçmişte yaşamışların bizlere bıraktığı ayak izlerinden söz etmiştik. Bu izler bazı zamanlar mağaralara çizilmiş resimler, bazı zamanlarsa anlatılmış efsaneler ya da söylenmiş şarkılar olmuş. Okunmuş şiirler, yazılmış hikayeler ise bu izlerin edebiyata yakın olan kısmını oluştururken, bize çok ayrı bir keyfi vermeyi de başarıyor.

Bu haftaki yazım aslında geçen haftaki yazım ile biraz bağlantılı çünkü yine geçmişin bize bıraktığı ve üstünden ilerleyip onu incelememizi istediği ayak izlerinden biri hakkında sohbet edeceğiz. Bu hafta sizlere bahsetmek istediğim konunun adı ise: Sanat.

Sanatın etimolojik kökenini incelediğimiz zaman bu güzel kelimenin Arapça köklerden geldiğini göreceğiz. “ṣnˁ” kökünden gelen ṣanˁat kelimesi “imalat, ustalık, hüner” anlamına sahip. Sanat kelimesini bizler ilk olarak Aşık Paşa’nın 1329 yılında yazmış olduğu Garib-name’de görür ve okuruz. Yani sanat kelimesinin içinde geçtiği en eski kaynak bu eserdir. Garib-name on iki bin beyitli ünlü bir mesnevidir. Bu mesnevi felsefi, psikolojik, ahlaki ve tasavvufi bir metin olmasının yanında, aynı zamanda tabii ki Türklerin yiğitliklerin de bahseder.

Aşık Paşa sürekli olarak Türkçe’nin önemini vurgulamış ve bu eseri de Türkçe bir şekilde kaleme almıştır. Eser içine doğduğu dönemin en önemli Türkçe metinlerinden biri olmuştur. İçinde geçen sanat sözcüğüne baktığımız zaman ise onu “gizlü kalmaz ˁilm ü sanˁat” kısmında görürüz. Fakat şunu da söylemem lazım ki, sanat kelimesi belki bu mesneviden önce günlük hayatta sözlü ve yaygın olarak kullanılmış olabilir. Bu kaynak onun yazıya ilk dökülüşüdür.

Peki, sanat bizler için sadece birkaç kelime anlamı ve iki Arapça kökten mi oluşuyor? Asla. Aslında sanatı kelimeler ile anlatmak çok zor. Geçen hafta bahsettiğim mağara resimlerinden tutun yakılmış ağıtlara kadar her şey sanatın çocuğu olarak görülebilir. Onun öyle geniş bir ailesi var ki, ağzınız açık kalmadan onunla ilgili bir şeyler okumak, araştırmak çok zor.

Sanatın bir başka çocuğu olan resim benim favorilerimden. Hem Türk hem de yabancı kültürlerin tarihlerindeki eserlerden etkilenmemek mümkün değil. Resim bir yerde biten, “resim ile ilgili her şeyi biliyorum.” diyebileceğimiz bir konu değil. Çünkü her bakışta farklı bir ayrıntının içinde kaybolmamızı sağlamak, onun bizimle yaptığı favori oyunlarından biridir.

Salgın nedeniyle resim sergilerine uzun süre boyunca hiç gitmemek, onları görmemek çoğumuz için can sıkıcı bir durum olmuştu. Bu yüzden bu büyük araya inanılmaz bir sergi ile dur demek bana çok iyi geldi. Sergiyi çok beğendiğimden dolayı, siz okurlarım ile de paylaşmak istedim.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri Sergisi, Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor ve bir soy ağacı şeklinde ilerliyor. Bu durum, muhtemelen sergiyi bu kadar etkileyici yapan en büyük faktörlerden biri. Çünkü tanıdığımız, candan bulduğumuz büyük üstadların da bir zamanlar öğrenci olduğunu görmek, onların da öğrencilerini tanımak, büyük üstadların öğrencilerinin öğrencilerine kadar bilmek, eserlerini görmek inanılmaz tatmin edici bir duygu.

Sergi ilk olarak iki video gösterisi ile başlıyor. Bunlardan biri İstanbul’un geçmiş yıllardaki halini, biri de Fransa’nın geçmiş yıllardaki halini gösteriyor. Bu videolardan gözünüzü ayırıp sergiye geçiş yapmak ise oldukça zor. Özellikle İstanbul’un videolarında kendimi büyülenmiş gibi hissettim. O dönemlerde ressamlarımız hem Fransız ekolünde hem de İstanbul’da öğrenim gördüklerinden dolayı, ressamların bu iki bölgede bulundukları zamanların görünümünü bize betimlemek için var olan bu videolardan sonra en sevdiğim ressamlardan biri olan Osman Hamdi Bey’in, Halil Paşa’nın ve Şeker Ahmed Paşa’nın-yani soy ağacının en tepesinin-resimlerinin bulunduğu odaya girdim. Beni bu odada en çok heyecanlandıran şey Osman Hamdi Bey’in Naile Hanım’ı ile tanışmak oldu.

Osman Hamdi Bey, babasının isteğiyle Fransa’ya hukuk okumaya gidip, buradaki sanat camiasına hayır diyemeyerek hukuk dünyasını geride bırakıp sanat okumayı seçen ve bence kültürümüzün en büyük gururlarından biri olan bir ressam. Bu dünyaya bıraktığı eserlere,çizdiği varlıklara ve onların içerisinde saklı olan anlamlara duyduğum sevgiyi anlatabilmem çok güç. Şu ana kadar eserlerinden sadece Kaplumbağa Terbiyecisi’ni görebilmiştim ve diğer eserlerini görmek için can atıyordum. Bu yüzden Naile Hanım’ın Portresi ile karşı karşıya gelmek bende çok büyük bir şok etkisi yarattı. Uzun süre boyunca onun bulunduğu odadan çıkamadım.

Beni sergide en çok etkileyen şey asker ressamlarımız oldu. Bu ressamlar bir yandan savaşlarda savaşırken bir yandan da resim yapmış, eğitim görmüşler. 18. Yüzyılda batı tarzı bir eğitim vermek için açılan askeri okullar Osmanlı Devleti’nde kurumsal resim eğitimini oluşturmuş. İlk başlarda sadece donanmada haritacılık için var olan bu resim dersleri sonradan gelişerek asker ressamlar yaratmış ve onları çok başarılı bir hale getirmiş. Öyle ki, bu insanlar padişahların yardımıyla Fransa’ya gidip eğitim görmüşler. Bazıları Osman Hamdi Bey’in kurmuş olduğu Sanayi-i Nefise Mektebi’nde öğrenci olmuş, bazıları öğretmenliğe yükselmiş… Bu işlerin arasında herhangi bir savaş olduğundaysa savaşlarda gidip savaşmışlar. Bu odada bulunan ressamların bazılarını Mehmet Ali Laga, Sami Yetik, Hüseyin Zekai Paşa, Halil Paşa gibi sıralayabiliriz.

Asker ressamların odasında bir de saray ressamlarından iki tanesi bulunuyor. Bu ressamlar İvan Ayvazovski ve FaustoZonaro. Ayvazovski’nin resimlerini canlı canlı görmek, onları hissetmek inanılmaz bir şeydi. Fırtınalı, çok karanlık bir havanın içerisinde ilerleyen bir tekneyi betimleyen Ayvazovski, bunu öyle büyük bir beceriyle gerçekleştiriyor ki, gayet güzel havaları betimlemiş olan pek çok ressamdan daha aydınlık, daha iç açıcı bir resimortaya koymayı başarıyor. Bence bu, onun en büyük özelliklerinden biri.

Asker ressamların odasından çıktığınız zaman 1914 Kuşağı sizi karşılıyor. Türkiye sanat tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden 1914 Kuşağı, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçişi en iyi anlatan ve bu süreçte resim sanatının yaygınlaşmasında en büyük rol oynayan kuşaklardan biri. Bu kuşağın üyeleri çoğunlukla yine Sanayi-i Nefise Mektebi’nden mezun olmuş ve bu okulun 1910 yılında açmış olduğu Avrupa Sınavı’nı kazanarak Avrupa’ya gitmeye hak kazanmış, ama Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla beraber yurda geri dönmüşler.

Sergiye hiç tanımadan gittiğim ve sergide gördüğüm bir sürü resmiyle ona hayran kaldığım Nazmi Ziya Güven, beni 1914 Kuşağı’nda en çok etkileyen ressam oldu. Onun resimlerine baktıkça içim açıldı. Özellikle Taksim Meydanı ve Şezlongda Pembeli Kadın resimlerinin önünden ayrılmak biraz zorlu oldu.

Sergide bulunan resimlerin yerleşimi öyle güzel ayarlanmış ki, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılan geçiş çok belirli farklar ile betimlenmiş. Kıyafet değişimi, çizilen, anlatılan ve betimlenen varlıklar… Sanki bunların her birine dikkat edilerek düzenlenmiş gibiydi. Bu yönden sergi beni çok etkiledi.

Nazmi Ziya Güven, İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Feyhaman Duran, Hüseyin Avni Lifij gibi ressamlar 1914 Kuşağı’nı oluşturuyor. Daha sonrasında da 1914 Kuşağı’nın öğrencilerinin resimlerinin bulunduğu odaya giriş yapılıyor.

İnanın bu kısımdaki resimlere bakarken kendimi çok garip hissettim. Ayvazovski’den, Nazmi Ziya Güven’den, İbrahim Çallı’dan ya da Şevket Dağ’dan aldığım zevki bu bölümdeki hiçbir ressamdan ya da resimden alamadım. Sanki resimlere bakarken benim gözlerimle resmin kendisi arasında bir tül vardı ve o tül bir türlü açılmıyordu. Bu hissiyatı hiç sevmedim.

Bu odadan sonra ise sergimiz maalesef sona erdi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e geçişi çok iyi bir şekilde anlatan, gezerken içimdeki hisleri durduramadığım, inanılmaz bir sergiydi. Geçmişin ayak izlerini daha önce hiç bu kadar ciddi bir şekilde hissetmemiştim.

Umarım yolunuz bir gün Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki bu sergiye düşer sevgili okurum.

Bir dahaki hafta görüşmek üzere…

                                                                                                 YAĞMUR UĞUZLUOĞLU

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

02

Suzan Ayhan - Yavrum Sen Kocaeli Gazetesi için çok bütük bşr kazançsın. Şahsen kendı adıma, sötliyeyim. Sırf senı takip etmek iöşn gazeteyi alırdım. Tebrıkler ve Maşallah.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 10 Ağustos 00:26
01

Cemal Badem - Siz gelecekte bilgi dagarcağınızla ışık tutatacak bir kaynaksınız.Teşekkür ve tebriklerimi sunarım.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 08 Ağustos 16:44


Anket Okulların açılması Covid-19'un yayılmasına etken mi?