Aşı karşıtları azmış durumda

Bir buçuk yılı geçti hala daha salgınla mücadele sürecini insanlık olarak akıl ve bilimin diktası altına alamadık. Bu bizim için demokrasi ve insan hakları adı altında kendi türümüze zarar veren icatlarımızın bizi getirdiği rezil bir noktadır. Avusturyalı bilim felsefecisi ve kanımca son yüzyılın en büyük düşünürü olan Karl Popper’in “hoşgörü paradoksu” dediği durum tam anlamıyla bizleri kıskıvrak yakalamış ve hepimizin hayatını bu kendini bilmezler riske atmış durumda.

Popper’in “hoşgörü paradoksu” kısaca şöyle özetlenebilir; fikir ve ifade özgürlüğünü bir hak olarak herkese verirseniz, eline güç geçince bizim fikir özgürlüğümüzü yok edecek kişi ve grupların gelişmesine yol açmış olursunuz. Bunun tarihteki en net örneği de Alman Nazi Partisidir.

Benzer şekilde “demokrasi paradoksu” kavramı da tarih boyunca üzerine düşünülmüş bir şeydir. Platon, Rousseau, Tocqueville gibi insanlık tarihinin abide şahsiyeti filozoflar da cahil kitlelerin eline verilen demokratik hakların (günümüz dünyası buna tam olarak uymaktadır) başımıza nasıl belalar açacağını anlatmışlardır.

Demokratik olmayanlar demokrasi eliyle iktidarı ele geçirirler ve anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getiriler. Cahil, yozlaşmış, çıkarcı ve yalancı, hatipliği iyi popülist siyasetçiler; zırcahil kitleleri kandırıp iyi insanların ümüğünü sıkarlar. Bugün dünyanın tamamında yaşanan durum budur. Birkaç ülke bıçak sırtındadır ve bu tarafa düşmemeye gayret etmektedir ama sonları ne yazık ki aynı olacaktır.

BUNLARI NEDEN HOŞGÖRÜYORUZ

Geçtiğimiz hafta sonbahara giriş sebebiyle salgınla ilgili yeni önlemler açıklandı. Bu dinamiğin kışın yükselme eğiliminde olduğunu artık öğrendik. Çok şükür bilim var, analiz var, istatistik var. Mevsimsel hastalıkların doğal bir artışa girmesi, kapalı ortamlarda soğuk havalar yüzünden daha çok zaman geçirmek gibi faktörler devreye giriyor ve salgın yine pik yapıyor.

Devletin açıkladığı tedbirler ve kısıtlamalar yerinde ama eksik. Toplu taşımayla şehirler arası seyahate çıkacak olanlara ve yüz yüze eğitime katılımda; aşı olmayan yolculara, çocuklara ve öğretmenlere haftada iki kere PCR testi zorunluluğu getirildi. Bu bir kere işin mantığına aykırıdır. Üç gün önce yapılmış olan ve sonucu iki gün önce negatif çıkan bir kişi; teknik olarak üç gündür Covid olabilir ve bu virüsü yayacak duruma vücudunun gelmesi için gayet yeterli bir süredir. Üstelik bu kişilerin hiçbir semptom göstermeyen süper yayıcı olmaları durumunda bir kişinin yarattığı etki birkaç günde binlerce insanı hasta edebilir.

Yüz yüze eğitimin sürmesi için böyle bir karar alınmış durumda. Tüm dünyada uzmanlar “gerekirse her şeyi kapatın ama okulları açık tutun” diyorlar ama bu tabi zengin ve müreffeh ülkelerde olabilir. Bizim gibi her dakika total ekonomisi eksi yazan ülkeler için geleceği kurtarmak için bugünden vazgeçmek gibi bir imkan olmuyor, olamadı da zaten. Olmaması da lazımdır ayrıca.

Israrla aşıya karşıtlık edenler, aşı olmayan ve insanları da olmamaya teşvik edenler şimdi de bu yeni kararlara karşı ayaklandılar. Pandeminin başından beri de maske kullanımına karşı çıkıyorlar. Şimdi de PCR testi zorunluluğuna karşı çıkıyorlar. Bu absürt ve bencil taleplere karşı çıkılmazsa ve hoşgörüyle yaklaşılırsa gelecekte bir sürü daha büyük sıkıntıya yol olacaktır.

Bu manyakça talepleri yapanların radikal dinciler, radikal spritüelistler ve radikal sosyalistler olduğunu da görüyoruz. Büyük oyunun farkında olduğunu iddia eden bu kompleksli, işe yaramaz ve beynini kullanmamaya yeminli bilim düşmanı kitlelere verilen her taviz geleceğimizi karartacaktır.

ÖZEL MÜLKİYET VE SOSYAL DEVLET

Tabi meseleyi kavramsal bir çerçeveye almadan reaktif tutumları konuşursak uzun vadede bir sonuç elde edemeyiz. Türkiye genel geçer sol hamasetin aksine hiç de serbest piyasa ekonomisiyle yürütülen bir ekonomik sistem içerisinde değildir. Sosyal devlet denilen başlık anayasada var oldukça bunun olması da imkansızdır.

Bugün devlet olağanüstü şartlar gereğince aşıyı ücretsiz sunmaktadır, bu tüm dünyada hatta serbest piyasa ekonomisinin kalesi olan ABD’de de durum böyledir. Sosyal devlet kavramı bir anayasada varsa, özel mülkiyet kavramı sakatlanmaktadır. Zira sosyal devlet kavramı sadece eğitim ve sağlık hizmeti verip en gariban kesimlere sosyal yardım yapmak gibi görünür uygulamalardan ibaret değildir. Bir üst kavram olarak insanların tüm hizmetlere erişiminde devleti sahaya çeken, süreçlere müdahil eden bir çerçeveyle özel mülkiyet kavramını da sakatlar.

Bir iş yeri aşı olmayanları çalıştırmama, işyerine müşteri olarak sokmama hakkına sahip olamamaktadır. Bu kararı alsa bile yasal başvurularla bu kararı iptal edilecektir. Bu durum özel mülkiyete tecavüz etmektir.

Bugün aşıya karşı çıkanlar, bir dozu 10 – 15 Dolar civarında olan bir devlet hizmetini ücretsiz şekilde almayı reddediyorlar. Bu kişilere yüz vererek “aşı olmuyorsan haftada 2 kere bedava PCR testi ol” diye bir imkan sunmak; bizim vergilerimizle uzun vadede çok daha pahalı bir hizmeti bu şımarıklara sunmaktan başka bir şey değildir. Bunun izahatı de yoktur, kabul edilmesi mümkün de değildir. Üstelik salgına karşı korumasız halde gezen bu kişiler toplum sağlığını riske atmaktadırlar.

Ülkemizde ABD gibi devlet eliyle bir sosyal güvence sunulmuyor olsa, bu atıp tutanlar hasta olduklarında karşılarına gelecek tedavi ve ilaç masraflarını bilecekleri için koşa koşa aşı olacaklardır.

Hukuk devleti demek insan hakları kavramı sebebiyle delileri manyakları kafamızın tepesine ettirmek demek değildir. Hukuk, toplumdaki her bir bireyin hakkını koruduğu kadar; toplumun tümünün yararını da korumalıdır. Ancak insan hakları, sosyal devlet gibi; Marksist kökenli olan ve teoride minnoş pratikte canavar uygulamalar bugün gelinen noktada yazının başında değindiğim “demokrasi paradoksunun” içine bizleri sürüklemiştir ve buradan çıkmak pratikte insanlık çok mümkün görünmemektedir.

Devlet aşı olmayan birisinin Covid tedavi masraflarını bizim vergilerimizle ödeyecek, bunlara haftada iki kere test yaptıracak. Üstelik sonrasında kuvvetle muhtemel ortaya çıkacak olan Covid geçiren kişilerin uzun vadede yaşayacağı bir sürü kalıcı sağlık sorunu sebebiyle de devlete hem sağlık gideri hem ilaç gideri olarak yük olacak. Ne güzel, asalaklara bakalım.

Ömür boyu çalışıp vergi verelim ve almamız muhtemel sağlık hizmetinin kalitesi bunların yaratacakları maddi yük sebebiyle olabileceğinden daha kalitesiz olsun. Takıntılı şizofrenleri korumak için aklı mantığı yerinde insanların hayat kalitesini aşağı çekelim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Cumhuriyet Parkı İzmit Belediyesi'ne verilsin mi?