İş yerinde üniversite: Meslek eğitiminde yeni paradigma

Prof. Dr. Mustafa Özcan: Üniversitede üretilen bilimsel bilgi ile iş yerinde tecrübeyle kazanılan bilgeliği birleştirmeliyiz.

Birkaç haftadır ülkemizin eğitim ve istihdam konuları ile ilgili yazılar yazıyorum. Artarak devam eden ilgi üzerine bu konuda çok değerli görüşleri olan uzmanlarla söyleşileri sürdürüyorum.

Bugün eski bir dostum ve değerli akademisyen Prof. Dr. Mustafa Özcan Hoca ile sohbet edeceğiz. Mustafa Hoca ilkokul öğretmenliği yaparak meslek hayatına başlamış ve daha sonra kamuda çeşitli görevlerde bulunmuş bir eğitim bilimci. Yüksek tahsiline ve akademik kariyerine ABD’de devam etti. MEB, TÜSİAD, MAKÜ, TED ve Bahçeşehir Üniversitesi’ne ve K-12 düzeyindeki eğitim kurumlarına danışmanlık yapmıştır.  Amerika’da toplam 22 yıl öğretim üyesi olarak çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönmüştür. Halen MEF üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yapmaktadır.

Prof. Özcan’ın geliştirip patentini aldığı “Okulda Üniversite: Bir Öğretmen Eğitimi Modeli” ve “DERSDEM: Deneyime Dayalı Ders” adlı iki öğrenme modeli vardır. “Okulda Üniversite” ve “Bilgi Çağında Öğretmen” isimli kitapları, geliştirmiş olduğu ve halen kendi fakültesinde uyguladığı öğretmen eğitimi modelini anlatmaktadır. Bence Prof. Özcan’ın eğitim dünyasına en önemli katkısı “İş Yerinde Üniversite” kavramıdır. Bu yazıda Mustafa Hoca’nın engin deneyiminden faydalanmak üzere yaptığımız bir söyleşiyi okuyacaksınız.

İşyerinde Üniversite” kavramını hangi ihtiyacı karşılamak işin geliştirdiğinizi açıklar mısınız? Geleneksel eğitim sistemi neden yetersiz kalıyor?

Bilgi Çağı, Küreselleşme ve teknolojik gelişmeler eğitimde bir paradigma sorunu oluşturdu. Daha iyi bir kelime bulamadığım için paradigma dedim. Biraz açayım. Yeni bir çağa girdik. Eğitimin nasıl olması gerektiğine dair anlayışımız ile veya eğitim denince zihnimizde oluşan resim yahut model ile yeni çağda olması gereken eğitim arasında bir fark var. Eskiden üniversiteler aydın insan yetiştiren kurumlardı. Hem Doğu’da hem Batı’da sayıları çok azdı. Batı’da üniversite müfredatının temel dersleri Liberal Arts denilen dil bilgisi, mantık, retorik, aritmetik, geometri, müzik ve astronomi idi. Din adamı ve yönetici yetiştirmek için de okullar vardı. Günümüzdeki anlamıyla meslek eğitimi üniversitede verilmezdi. Daha doğru bir ifadeyle meslek eğitimi örgün eğitim kurumlarında verilmezdi. Meslekler, yamak-çırak-kalfa-usta modeliyle iş yerlerinde öğrenilirdi.

Zamanla hayat değişti. Aynı dönemlerde ortaya çıkan milli devlet, demokrasi, medya, kapitalizm ve özellikle de Sanayi Devrimi ile yeni bir eğitim, farklı niteliklere sahip yeni bir vatandaş ihtiyacı doğdu. İşçilerin verilen talimatı uygulaması ve seri halde üretmesi, vatandaşların politikacının dediğini anlaması, gazeteleri okuması ve alıp satması için okuma yazma bilmesi gerekiyordu. Bu ihtiyacı karşılamak için okullar açıldı. İş yerinde verilen geleneksel meslek eğitimi de artık ihtiyacı karşılamadığı için meslek eğitimi okullarda verilmeye başlandı.

Günümüzde hemen bütün mesleklerin eğitimi orta veya yüksek öğretim kurumlarında verilmektedir. Önceki yıllarda orta öğretim kurumlarında verilen meslek eğitimi bugün üniversitelerde verilmektedir. Mesela, ben 50 yıl önce bir ilköğretmen okulundan mezun olarak ilkokul öğretmeni oldum. İlkokuldan sonra altı veya ortaokuldan sonra üç yıl okuyarak öğretmen olunuyordu. Köy enstitülerinde ise ilkokuldan sonra beş yıl okunuyordu. Daha sonra İlköğretmen okulları ortaokuldan sonra dört yıl oldu. Bir süre sonra bu okullar iki yıllık eğitim enstitüsü oldu. Bildiğiniz gibi, 1981’de de ilkokul öğretmeni yetiştiren bütün okullar dört yıllık fakültelere dönüştürülerek üniversitelere bağlandı. Meslek eğitimi veren bütün okullar benzer bir değişimi yaşadı.

Artık her türlü meslek; liselerde, yüksek okullarda veya üniversitelerde öğretiliyor. Daha doğru bir ifadeyle öğretilemiyor. Çünkü bir meslek o mesleğin icra edildiği yerde öğrenilir. Okullar meslek eğitiminin doğal ortamı değildir. Entelektüel insan, aydın vatandaş yetiştirmek için kurulan üniversiteler meslek eğitimi veren kurumlara dönüşmüştür. Hangi üniversite meslek eğitimini daha iyi veriyorsa, hangi üniversitenin mezunları daha iyi ve daha çabuk iş buluyorsa gençler oraya koşmaktadır. Meslek eğitimini Liberal Arts dersleri gibi sınıflarda veren üniversiteler değişmek, eleman yetiştirdikleri iş koluyla iş birliği yapmak, eğitim için ortaklık modelleri geliştirmek zorundadır. İş Yerinde Üniversite Modeli’ni bunun için geliştirdim. Meslek eğitiminin en az iki yılı mutlaka iş yeri ortamında geçmelidir.

Sizce toplum veya daha net söylemek gerekirse aileler ne bekliyor? Eğitim alan birinin hangi özellikler sahip olması isteniyor? Onları neden veremiyoruz?

Hayat bizim bir işe yaramamızı ister. Hayat dayatır. Tek tek her insan bir iş yapmak, üretmek, bir işe yaramak zorundadır. Her insanın iş yapacak, üretecek bilgi ve beceriye ihtiyacı vardır. Doğal olarak aileler ve toplum da çocukların bir meslek sahibi olmasını istiyor. Başka türlü ne birey ne de toplum olarak varlığımızı sürdürebiliriz. Okul olmayan bir köyde büyüyen ve ailesi çiftçi olan bir çocuk düşünelim. Kız veya erkek olabilir. Hayatın doğal akışı içinde bu çocuk yürümeyi, giyinmeyi, konuşmayı, insanlarla iletişim kurmayı, başkalarına saygı duymayı vb. gibi yaşaması ve gelişmesi için gerekli birçok bilgi, beceri ve değeri öğrenir. Doğal olarak öğrendiklerinin arasında ailesinin mesleği olan çiftçilik de olacaktır. Hayvanlara bakmayı, inek sağmayı, peynir yapmayı, tohum ekmeyi, ağaç budamayı vb. gibi birçok konuda bilgi ve beceriyi “iş yeri” ortamında, yaparak ve yaşayarak öğrenir. Önce ailesinin büyüklerini iş yaparken izler. Sonra yetişkinlerin gözetiminde o işi dener. Kendisine geri bildirim verilir. Tekrar tekrar dener. Öğreninceye kadar dener. Öğrenmenin doğal ortamı budur. Biz okulları bu eğitimi daha iyi vermesi için açtık ama olmadı, olmuyor. Çünkü sınıf meslek eğitimi için yapay bir ortamdır. Gençlere çiftçilik öğreteceksek ziraat meslek lisesi veya ziraat fakültesinin bir çiftlikte açılması gerekir. Öğrenciler hem usta çiftçilerin yanında çalışmalı hem de eş zamanlı olarak çiftliğin içindeki okulda öğretmenlerinden veya profesörlerinden teorik dersler almalıdır. Teori ile uygulama iç içe olmalı, eş zamanlı öğrenilmelidir. Böyle yapmadığımız için öğrenemiyorlar. Gençleri hayata hazırlamak için okul hayatın içinde olmalıdır. Örgün eğitimde bir paradigma sorunu var. Örgün eğitim anlayışımızı değiştirmeliyiz.

Aslında işi yaparak öğrenmek pek de yeni bir kavram değil. Türkiye’de iyi bilinen John Dewey uzun yıllar önce bu yaklaşımı öne sürmüştü. O sizce neden başarılı olamadı?

Bu soruyu sevdim. Bilindiği gibi John Dewey 1924’te Türkiye’ye davet edildi ve Türk eğitim sistemi hakkında bir rapor hazırladı. Dewey’i davet eden Çin ve Meksika gibi başka ülkeler de var. Dewey hem ülkesi Amerika’da hem de dünyada çok iyi tanınan bir eğitimci, bir eğitim düşünürüdür. Yapılandırmacılık (constructivism) dediğimiz öğrenme teorisinin öncülerindendir.  Dewey’in temel ilkelerinden birisi yaparak öğrenmedir. Learning by doing veya learning by experience olarak ifade edilir. John Dewey görüşlerini çocuklar üzerinde gözlemek ve gerçek bir ortamda test etmek için 1896’da University of Chicago’nun eğitim fakültesine bağlı bir anaokulu açtı. İlk açıldığında 12 öğrencisi ve bir öğretmeni vardı. Zamanla ilkokulun ilk sınıflarına da öğrenci almaya başladı. Öğrenci sayısı 140’a öğretmen sayısı da usta öğreticilerle birlikte 40’a yaklaştı. Okulun “University Elementary School” olan adı “Laboratory School” olarak değiştirildi. Öğrenciler varlıklı ve eğitilmiş ailelerin çocuklarıydı.

Dewey, çocukları hayata hazırlamak için okulu hayatın küçük bir modeli (microcosm) olarak tasarlamak gerekir diyordu. Bir başka deyişle hayatı okula taşımamızı istiyordu. Öğrenci okulun içinde hayatı deneyimlemeliydi. Okul bir hayat laboratuvarı gibi olacak ve çocuklar orada hayata hazırlanacaktı. Okulun bahçesinde marangoz atölyesi, terzihane, demir işleri atölyesi, kümes vb. yerler vardı ve buralarda mesleği öğretmenlik olmayan usta öğreticiler öğrencilere yardımcı oluyordu.

Ben Dewey’in görüşünün kısmen anaokulu ve ilkokul için uygun olduğunu ama ondan yüksek sınıflar için uygun olmadığını düşünüyorum. Bana göre çocuklar hayata hayatın içinde hazırlanmalı. Ben böyle düşünüyorum ama Dewey’in hayatı okula taşıma veya okulun içinde hayatı modelleme görüşü birçok eğitimciyi etkiledi. Okullar içinde atölyeler, işlikler vb. kuruldu. Hatta çeşitli düzeylerde laboratuvar okulları veya uygulama okulları açıldı.

Meslek eğitimi veren okulların içinde açılan işlikler, atölyeler, laboratuvarlar, marangozluk, demircilik, tornacılık vb. atölyelerinin de aynı mantıkla açıldığını söyleyebiliriz. Bunları açan ülkeler ve eğitimciler Dewey’den etkilenmiş midir bilmek zor ancak düşünce aynı: Hayatı veya iş yerini okula taşımak. Ben bu görüşün bu çağda sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum. Hayat o kadar hızlı değişiyor ki hiçbir okul hayatın hızına yetişemez. Teknoloji o kadar hızlı değişiyor ki hiçbir okul laboratuvarlarını, atölyelerini, bilgisayarlarını vb. diğer meslek eğitimi alanlarını ve araçlarını sürekli yenileyemez. Doğru olan, okulu işyerine veya hayata taşımaktır. Doğru olan okulu iş yerine taşıyarak iş yerini okullaştırmaktır. Doğru olan öğrencilerin meslekleri gerçek ortamlarda deneyimlemesini ve öğrenmesini sağlamaktır. Eğitim gerçek ortamlarda gerçek iş yaparak, gerçek hizmet veya eşya üreterek yapılmalıdır. Öğrencilerin iş ortamında öğrenirken yaptığı mal ve hizmet üretimi akademik, ekonomik ve estetik kriterlere uygun olmalıdır. Öğrenci ancak bu şekilde mesleğini öğrenir ve hayata hazırlanır. 

Türkiye’nin geçmişinde ahilik, loncalar, çıraklık-ustalık ve daha da ilginci bir köy enstitüsü deneyimi var. Ne yazık ki biz onları yitirdik. Onların üzerine bir uygulamalı eğitim sistemi neden kuramadık? Sanat okullarını neden devam ettiremedik? 

Bu konuda kültürel bir sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Eğitim alanında zengin tecrübeleri olan bir milletiz ama geçmiş deneyimlerimizden yararlanmıyoruz. Eğitim kurumlarını ıslah etmek ve geliştirmek yerine ortadan kaldırmayı tercih ediyor gibiyiz. Bildiğiniz gibi meslek okulları açılmadan önce meslek eğitimi yamak-çırak-kalfa-usta modeliyle yapılıyordu ve bunu düzenleyen ahilik gibi kurumlar vardı. Meslek eğitimi iş yerinde, iş yaparak gerçekleşiyordu. Başka ülkelerde de benzer yapıların olduğunu biliyoruz. Bu sistemi örgün eğitimle birleştiremedik.

Köy enstitüleri ders almamız gereken çok önemli bir deneyimdir. Eğitimin yaparak, yaşayarak ve üreterek yapıldığı, yapılandırmacı yöntemlerin uygulandığı kurumlardır. Bana göre dünyada yapılandırmacı öğrenme yöntemlerini en iyi uygulayan kurum köy enstitüleridir. John Dewey veya Pestalozzi’nin açtığı okullarda öğrenci sayısı çok sınırlı idi. Toplam 21 Köy Enstitüsü vardı ve 17 bin öğrenci bu okullardan mezun oldu. Köy Enstitülerinde günlük eğitimin yarısı sınıfta teorik olarak yapılmakta diğer yarısı ise tarlada, bahçede, laboratuvarda vb. iş yerlerinde verilmekte idi. Öğrenciler Dewey’in okulundaki gibi varlıklı ve eğitimli ailelerden gelmiyordu, bir köy ilkokulundan mezun olmaları şarttı ve ailelerin gelir ve eğitim düzeyi çok düşüktü. Bu çocuklar beş yıllık bir eğitimin sonunda öğretmenlik yapmayı öğreniyor; çiftçilik, hayvancılık, marangozluk, demircilik, sağlıkçılık vb. gibi beceriler kazanıyor, bir musiki aleti çalıyor, şiir, hikâye ve roman yazacak kadar kendisini yetiştiriyordu. Bu zengin deneyime sırtımızı dönmemeliyiz. Biliyorum köy enstitüleri siyasi bir mesele yapıldığı için kimse o konuda konuşmak istemiyor ama bu yanlış. Bu okullardan mezun olanların hangi partiye oy verdiğinin artık bir önemi kalmamıştır. Köy enstitülerini ideolojik değil, pedagojik bir mesele olarak masaya yatırmalıyız. Bu kurumlarda uygulanan öğretim yöntemlerini incelemeli ve bu zengin eğitim deneyiminden dersler çıkarmalıyız.

Uygulamalı eğitim konusunda tıp ve diş hekimliği oldukça iyi bir örneğe benziyor. Bu nasıl ortaya çıktı? 

Örgün eğitim kurumlarında meslek eğitimi veremiyoruz çünkü bu okullar eleman yetiştirdikleri iş yerleriyle iş birliği yapmıyor, mesleğin icra edildiği kurumlarla entegre olamadılar. Dünyada bu sorunu ilk çözen, tıp fakülteleri oldu. Meslek eğitimi veren diğer eğitim kurumları tıp fakültelerini örnek alsalar ve tıp eğitimi modelini kendilerine uyarlasalar daha başarılı olurlardı. Eskiden okullarda yapılan tıp eğitimi de düzensizdi, başarısızdı ve standartları oluşmamıştı. Amerika’da bulunan Carnegie Vakfı 1908’de Amerika ve Kanada’da tıp eğitimi veren okulların incelenmesi, sorunların belirlenmesi ve çözüm için öneriler sunulması amacıyla bir araştırma yaptırdı. İki eğitimcinin gerçekleştirdiği araştırma iki yıl sürdü ve sonradan Flexner Raporu olarak meşhur olan rapor vakfa 1910’da sunuldu. Bu raporda mevcut tıp eğitiminin sorunları anlatıldıktan sonra bir tıp eğitimi modeli önerilmektedir. Önerilen model özetle şöyledir: Tıp eğitimi lisans üstü düzeyde olacaktır. Doktor olmak isteyen öğrenciler önce tıp eğitimine temel olacak bir lisans programından mezun olacak ve ondan sonra tıp fakültesine başvuracaktır. Tıp fakültesinin ilk iki yılında tıpla ilgili temel bilimler eğitimi verilecek, eğitimin son iki yılı ise iş yerinde yani hastanede staj yapılarak gerçekleştirilecektir. Tıp fakültelerinin sahip olması gereken hastane, laboratuvar vb. hakkında daha birçok standart var ancak özetle öneri en az iki yıl iş yeri deneyimini şart koşuyor. Bu model Amerika’da benimsendikten sonra mevcut tıp fakültelerinin üçte ikisinden fazlası bu standartları karşılamadığı için kapanmıştı. Bu model zamanla küresel ölçekte benimsendi. Bizde de tıp fakültelerinde iş yeri deneyimi dördüncü ve beşinci sınıflarda part-time, altıncı sınıfta ise full-time’dır. Toplam iki yıl olduğunu söyleyebiliriz.

Sizin öğretmenlik eğitiminde uyguladığınız modeli izah edebilir misiniz? 

Bizim uyguladığımız modelin adı Okulda Üniversite’dir. Bu model İş Yerinde Üniversite kavramının öğretmen eğitimine uygulanmasıdır. Biz dört yıllık öğretmen eğitimi boyunca öğrencilerimize bizim iş yerimiz olan okullarda deneyim kazandırıyoruz. Birinci sınıftan dördüncü sınıfa doğru teorik dersler azalmakta, uygulama artmaktadır. Prensip olarak biz uygulaması olmayan ders okutmuyoruz. Bütün derslerde DERSDEM PROJE uygulaması yapıyoruz. Öğrenciler öğrendikleri konuları bir şekilde uygulamak zorundadır. Neyse konuyu dağıtmayalım. Bizim modelde öğrencilerimiz 1. sınıfta haftada yarım gün, 2. sınıfta haftada bir gün, 3. sınıfta haftada iki tam gün ve son sınıfta haftada üç tam gün iş yerinde uygulama yapar. Staj 3. Sınıfta başlar. Staja başlamak için belirli dersleri almak belli bir not ortalamasına sahip olmak gerekir. Stajyerlik kriterlerini karşılayan öğrencilerimizi okuduğu bölüme göre öğretmen yardımcısı veya psikolojik danışman yardımcısı olarak seçtiğimiz deneyimli bir öğretmenin veya danışmanın yanına yerleştiririz.  Stajlarımız üniversitenin değil, okulların takvimine göre her dönem 18 haftadır. Üçüncü sınıf stajlarını başarıyla tamamlayanlar dördüncü sınıfta aday öğretmen veya stajyer öğretmen adıyla farklı bir okula veya kuruma yerleştirilir. Stajyerlerimizden iki kişi sorumludur: Birisi uygulama öğretim üyesi, diğeri ise yanına stajyer verdiğimiz uygulama öğretmenidir (mentör öğretmen veya danışman). Toplam dört staj dersimiz var. Üçüncü sınıf staj derslerinin her birisi 10 kredi (AKTS), son sınıf stajlarının her birisi ise 15 kredidir (AKTS). Staj derslerinde sınıf geçme notunun yüzde 50’sini uygulama öğretim üyesi verir, diğer yüzde 50’sini de uygulama öğretmeni (mentör) vermektedir. Türkçe konuşursak bizde 1. ve 2. sınıf yamaklık, 3. sınıf çıraklık, son sınıf ise kalfalık dönemidir. Bu modeli şöyle bir grafikle şöyle gösteriyoruz. 

Bildiğim kadarıyla sizin öğrencileriniz ihtiyacı olan ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine ders çalıştırıyor. Böyle bir projeniz var. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

 Bu projenin adı DERSDEM Birebir’dir. Bizim eğitim fakültesine gelen her öğrenci daha birinci sınıfta iken akademik desteğe ihtiyacı olan ancak ailesinin imkanları kısıtlı olduğu için bu desteğe ulaşamayan bir K-12 öğrencisine bir dönem içinde 25 saat ders çalıştırmak zorundadır. Pandemiden önce bunu yüz yüze ve sadece İstanbul’da yapıyorduk. Pandemide okullar kapanınca bu uygulamayı bilgisayar ortamına aktardık ve online olarak yapmaya başladık. Pandemi döneminde bir talep patlaması yaşadık. Hem ders almak isteyenler hem de gönüllü olarak ders vermek isteyenler bize başvurmaya başladı. Bunu görünce DERSDEM Birebir’i Türkiye’ye yaymaya karar verdik. Bunun için MEF Üniversitesi olarak valilikler ve milli eğitim müdürlükleriyle iş birliği anlaşması imzalıyoruz. Geçen öğretim yılında yedi ilde, (İstanbul, Tunceli, Edirne, Hakkâri, Şırnak, Bitlis ve Aydın’da) il milli eğitim müdürlerinin seçerek isimlerini bize gönderdiği toplam binlerce öğrenciye ders çalıştırdık. Bu amaçla mesela Bahar 2021 döneminde 32 farklı üniversiteden 384 gönüllü bu öğrencilere ders çalıştırdı. Bize başvuran gönüllülere dört saatlik bir ders çalıştırma teknikleri (Tutoring Techniques) eğitimi veriyoruz. Sabıkaları olmadığına dair belgelerini topluyoruz. Bir dönemde en az 25 saat ders çalıştırmayı kabul etmesini istiyoruz. Kriterlerimizi karşılayanları öğrencilerle eşleştiriyoruz. Yeni başlayan gönüllü eğitmenlere bir deneyimli eğitmeni danışman olarak veriyoruz. Bütün ders çalıştırma oturumlarını kayıt altına alarak arşivliyoruz. Bu projeye çok rağbet var. Şimdi beş yeni ille daha anlaşma imzaladık. Bunlar Diyarbakır, Mardin, Batman, Erzincan ve Osmaniye. Önümüzdeki yıl 12 ilde ders çalıştıracağız. Bu amaçla bir de DERSDEM Birebir Ders Çalıştırma Derneği kurduk. Bir eğitim teknolojisi kuruluşu olan SEBİT bize sponsor oldu. Önümüzdeki yıl SEBİT’in hazırladığı dijital ders materyallerini de ders çalıştırırken kullanacağız.

Sizce meslek lisesi ve meslek yüksek okulu veya meslek eğitimi veren fakülteler ne şekilde yapılanmalı ve yönetilmelidir? 

Sayın Hocam, meslek eğitimi veren bütün kurumlar eleman yetiştirdikleri iş yerleriyle ortaklık kurmalı, iş birliği yapmalı ve meslek eğitimini birlikte vermelidir. İş yerleriyle iş birliği yapmak akademisyenler için araştırma imkanları yaratır. İş yerlerinin sorunlarını yerinde gören akademisyenler yeni projeler geliştirerek araştırmalar yapabilir, yeni teoriler geliştirebilir. İş Yerinde Okul veya İş Yerinde Üniversite uygulaması bütün taraflar için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Deneyim, öğretmeni de öğretim üyesini de zenginleştirir. Üniversitede üretilen bilimsel bilgi ile iş yerinde tecrübeyle kazanılan bilgeliği birleştirmeliyiz.

Son söz: Mesleki eğitim iş yerinde alınır, üniversite teorik bilgiyi tamamlar.

Mustafa Hocam değerli görüşlerinizi paylaştığınız için çok teşekkürler. Bu konuda son sözlerinizi alabilir miyiz? 

Sonuç olarak geleneksel örgün eğitimde bir paradigma sorunu var. Eğitimde öğretmen/öğretim üyesi merkezli yaklaşımı tersine çevirmek ve öğrenciyi aktif kılan, öğrenme sürecinin merkezine alan, öğrenciyi hayata hayatın içinde hazırlayan yeni bir paradigmayı benimsemek zorundayız. Aynı şekilde meslek eğitimini okul veya üniversite sınıflarında veren yaklaşım da değişmelidir. Meslek eğitiminde örgün eğitimin diğer alanlarından çok daha fazla reform ihtiyacı var. Bir meslek o mesleğin uygulandığı yerde deneyimle, yaparak, yaşayarak ve üreterek öğrenilir. Meslek eğitiminde yeni bir yaklaşıma, meslek eğitimi veren okulun ve üniversitenin ilgili iş yeriyle sıkı iş birliği hata ortaklık yaptığı, iş yerini üniversiteleştiren yeni bir paradigmaya ihtiyacımız var.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Talat Çiftçi - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Okulların açılması Covid-19'un yayılmasına etken mi?