En güzel çınlama

Şu ilginç dünyada pek çok söz grubu vardır bizi hayata bağlayan, ona karşı bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayan. Bazı insanlar bunların daha mantıksal olanlarını, bazılarıysa daha gönülden gelen, duygusal olanları sever. Benim en çok sevdiğim, hayata karşı sahip olduğum bakış açısını geliştiren cümle “Ars longa, vita brevis.”

Romalıların söylemiş olduğu bu dört kelimelik cümle aslında çok fazla şey açıklıyor. Bakmayın bu kadar kısa olduğuna, anlamı çok güçlü. Bu cümlenin anlamı “Sanat uzun, hayat kısa.”. Bir süre önce duyduğum bu söz beni bir süre düşünmeye itti. Bir cümlenin, sadece bir cümlenin bu kadar doğru olması beni çok etkiledi. Bazı doğrular için paragraflar, bazıları içinse sadece birkaç kelimenin gerekmesinin dışında, bu cümlede beni etkileyen pek çok farklı şey de vardı tabii.

Sanat, pek çok farklı şekilde açıklanabilecek ama hiçbir zaman tam olarak bir tanımı olamayacak nadir bir varlık. Tolstoy sanat için, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu kendinde canlandırdıktan sonra aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır.” der. Pablo Picasso ise olaya daha farklı bir açıdan bakıp “Sanatın amacı ruhumuzu, gündelik hayatın tozlarından temizlemektir.” der. Kim, hangi değerli insan ne derse desin, sanatın ne kadar büyülü ve ne kadar sonsuz olduğunu kelimeler anlatamaz. Bu büyülü sonsuzluk biz faniler için bir evren, hatta tek bir evren de değil, pek çok evrenin birleşimi gibi. Onu keşfetmek için hızla geçen birkaç yıl asla yeterli değil. İşte bu yüzden Romalıların bu sözünü tüm kalbimle destekliyorum.

Son günlerde bahsettiğim sonsuz evrenler birleşiminin bir kısmını daha inceleme ve anlama fırsatına sahip oldum. Sadece bu küçük kısım bile beynimden kalbime kadar her yerimi esir almaya yetti. Bu yüzden bu değerli eseri sizlere de anlatmak istedim.

Bir gün Rus bir besteci-ince, uyanık bir duyarlılığa sahip-olan Modest Mussorgsky, bir akşam vakti sokak ortasında ölen sevgili dostu ressam Viktor Hartmann’ın St. Petersburg Güzel Sanatlar Akademi’sinde bulunan sulu boya resim sergisine gider. Mussorgsky bu sergiye arkadaşının ölümünden bir yıl sonra gider ve inanılmaz etkilenir. Bu vesileyle sergiden on resim seçip bu resimlerin ona hissettirdiği şeyleri notalarla ifade eder, onları besteye döker.

Mussorgsky’nin “Bir Sergiden Tablolar” isimli bu eseri, Mussorgsky’nin ölümünden yıllar sonra bulunmuş ve biz fani insanların çok azına ulaşabildiği sanat evreninin bir parçası olmuş. Fakat bu öyle bir parça ki, iki sanat kolunun bu kadar güzel bir şekilde birleştirilebilmesi muhtemelen sanatın kendisinin bile gözlerini yaşartmıştır.

“Bir Sergiden Tablolar” Promenade isimli bir bölüm ile başlıyor. Bu bölümün farklı varyasyonları ile eserin ilerleyen bölümlerinde de karşılaşıyoruz, çünkü bu kısım Mussorgsky’nin (ve bizlerin) sergide dolaştığı, tablodan tabloya geçerken yürüdüğü zaman dilimini anlatıyor. İlk baştaki Promenade sergiye girişi, sonrakiler ise sergide resimden resme geçerken yapılan yürüyüşü temsil ediyor. Promenade bölümünden sonra ilk resim ile sergimizi gezmeye başlıyoruz.

Eseri dinlerken anlattığı resimlerin ne tür resimler olduğunu, canlı renklerle mi yoksa cansız renkler ile mi çizildiğini, neyi anlattığını öyle güzel bir biçimde hissediyorsunuz ki bu hisler kalbe ve zihne çok büyük bir haz veriyor. Ben eseri dinlerken bir yandan da anlatılan sergiden seçilmiş o meşhur on resmi inceledim. Hangi resmin eserini dinliyorsam o süreçte o resme uzun uzun baktım.

Bu süreçte fark ettiğim bir şey oldu. Beynimiz varlıklara bakarken de onları dinlerken de inanılmaz büyük bir zevk alıyor ama bazı zamanlar bu ikisini birlikte yaptığında bütün zevklerin ötesinde bir haz ile karşılaşıyor. Sizce bir sergiyi gezerken o sergide bulunan resimler ile ilgili bestelenmiş eserleri dinlemek nasıl olurdu? Bir klasik müzik konserindeyken bu müziğin bir resmi olsaydı nasıl olurdu diye düşündünüz mü hiç?

Bu düşünceler beni kendine esir almışken, en sevdiğim ressamın eserleri geldi gözümün önüne. Osman Hamdi Bey’in Naile Hanım Portresi, Vazo Yerleştiren Kadın, Silah Taciri, Ab-ı Hayat Çeşmesi gibi eserleriyle düşüncelerimi sürdürmeye devam ettim. Bu eserlerin bir bestesi olsaydı bu beste nasıl olurdu? Müzik hangisinde daha yavaş, hangisinde daha hızlı ilerlerdi? Hangi resmin bestesi daha naif bir biçimde olurdu? Hangisi bir tüy kadar hafif gelirdi insanın kulağına? Hangi resimde notalar savaşırdı birbiriyle, hangisinde ağlardı notalar?

Düşündüm. Vazo Yerleştiren Kadın eserinden başladı müziğim. Resimdeki o güzel çiçekler nota kağıdının üzerinde dolaşmaya başladı ve olabilecek en hafif müzik çaldı o anda. Bir flütün ince sesine kemanlar eşlik etti. İşte buydu, en hafif notalar bu esere ait olacaktı. Resimdeki zarif kızın elbisesinin güzel lilası, koltuktan aşağı doğru uzanmış çiçeklerin yere düşüşünün sesi, kızın çiçeklere bakışı, elleri, her biri bir nota oldu. Bazı zamanlar hızlandı kemanlar, ama hafif melodilerini hiç bozmadılar. Flüt ile bazen hızlanan ama hafif, zarif bir müzik ortaya koydular.

Ab-ı Hayat Çeşmesi ile devam ettim eserime. Ab-ı hayat Farsça bir kelimedir ve hayat suyu demektir. İçenin ölümsüzlük kazanacağına inanılan bir sudur bu. Ölümsüzlüğü andıran bir müzik olmalıydı bu eserin bestesi. İlk olarak resimde arkada kalan Ab-ı Hayat Çeşmesi’ni anlatarak başladım. Ondan akan suyun serinliğini anlattım biraz hızlı ilerleyen bir müzik ile. Daha sonra ise Ab-ı Hayat Çeşmesi’nin önünde duran ve kitabını okuyan beye geldi sıra. Osman Hamdi Bey bu eserinde okumanın Ab-ı hayat, yani hayat suyu kadar etkili olduğunu belirtmek istemiştir. İşte bu yüzden resimde gördüğümüz beyin gözlerinden akan kelimeler ona sonsuzluk getirmeli, bunu anlatmalıyız müzik ile. Belki bir viyolonsel ile başarabiliriz bu sonsuzluğu anlatmayı. Ancak viyolonselin tellerinin üstünde akan yayın çıkardığı uyumlu sesler anlatabilir bu sonsuzluğu.

Silah Taciri’ni anlatmaya geldi sıra. Bu eser için çalınacak enstrüman hemen geldi aklıma. Bir davul lazım Silah Taciri’ne. Resimdeki silahların gücünü, beyin parlattığı kılıcın keskinliğini, oradaki arkadaşlığın gücünü ancak bir davul ifade edebilir. Genellikle hızlı olmalı bu müzik. Notalar hızla akmalı kağıtların üstünden. Resme baktığımızda arkada görünen merdivenden hızla inip çıkan insanları, bu yerde kaç silahın parlatıldığını tahmin etmek zor değil. Bu yüzden bir gülle kadar kuvvetli bir müzik lazım bize.

Ve son olarak Naile Hanım Portesi… Şu dünyada görüp görebileceğim, en çok sevdiğim tablo. Sadece bir tablo değil o resim, o aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in naif eşi Naile Hanım benim için. Ona baktığımda gülümsüyor, onunla ağlıyorum. Onu ancak bir piyanonun güzel tuşları anlatabilir. Birkaç ses yeter onun için. Yalnızca birkaç nota. Zira onun kendisi zaten bir beste gibi. Dünyaya gelmiş en güzel müzik, kulaklarımızdaki en güzel çınlama…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Okulların açılması Covid-19'un yayılmasına etken mi?