Böyleyiz işte!..

Her gün 250 civarında insanımız ölüyor.

Bu unutulmaz büyük uçak facialarındaki can kaybı gibi.

Böyle bir kazada gösterdiğimiz tepkiyi, ilgiyi düşünüyorum…

Bir de bu kadar büyük salgın kaybı karşısındaki sessizliğimiz, duyarsızlığımız…

Gazetelerde de bile sıradan olayların kapladığı alan kadar sayfalarda kaybolan küçük, kısa haberler…

Ötesinde sanki hiçbir şey yokmuşçasına gittikçe renklenen ve canlanan hayat.

Oturacak yeri kalmayan kafeler, dip dibe masalarda anason kokusu yayılan umarsız söyleşiler…

Biz insanoğlunun yaşam çizgisi biraz ilginç gibi.

Oldukça bencil, duyarsız, boş verici, kolay unutan, sanki acı duyguları gelişmemiş, kalbi katılaşmış gibi.

Haksızlık etmeyeyim, yaşama güdüsü çaktırmadan sürüklüyor yüreğinde duygu, gözlerinde yaş, boğazında düğümleri eksik etmeyen kemik ve etten yapıyı…

Böylesine programlanan bir mekanizma yaşamı arıyor, kokluyor, okşuyor. Bunu frenlemek, engellemek onun harcı değil.

Zaman zaman duraklamak, mola vermek, sonra akan sellerin önünde dolu dizgin yaşamak koşmak..

İnsanın kaderi bu.

Tarihe baktığımızda salgınlar, afetler hiç yaşamımızda yer almayacak gibi gelir.

İnsanların çaresizlik içinde yaşadıkları, acılar içinde öldükleri sanki bir filmin kurgusu duygusu verir.

Örneğin veba salgını…

Örneğin İspanyol gribi.

Sayfaları eşelediğinizde hiç yaşanmayacak sanılan facialar içinde kalmış insanları bir filmin figüranları gibi seyredersiniz. Veba fareleri, bilinmeyen grip mikrobu, mikrobun gerçek dışı kavramını öcüleştirir. Yeryüzü kabuğunda çatlayan, kırılan bir fay, magmaya açılan bir cehennem yolu gibi düşlenir.

Oysa, fare de, mikrop da, kırılmaya hazır hatta mecbur fay da, bugünün sarmaş dolaş olduğumuz bir dünya gerçeğidir.

Dün de vardı, bugün de var, dünya var olduğu sürece var olacak.

Önemli, olan bunların insan yaşamındaki zaman dilimi.

Depremleri doğduğumuz günden yaşadığımız 1999 kırımına kadar, çocukluğumuzda da, gençliğimizde de sıradan doğa olayı olarak geçiştirdik. Sallandık umursamadık, bu konudaki bilimsel gerçekleri, bilenlerin uyarılarını göz ardı ettik. Erzincan’ı, bile duyarsız, uzaktan izledik. Ve sonunda Büyük Marmara Depremi ile bir gerçeği farkına vardık.

Vardık da ne oldu?

Kayıplar, acılar daha taze olduğu için, bir neslin yaşam süresinde yer aldığı için hatırlanıyor.

Ama bir gün, tüm eski facialar gibi yeni nesillere her an yaşanacak bir facia gibi gelmeyecek, bundan eminim.

Şu anda tarihe mal olmuş, milyonlarca canı toprağa gömmüş veba gibi, İspanyol gribi gibi büyük bir salgının tam göbeğindeyiz.

Teknolojinin dünyaya sığamayıp, uzayda milyonlarca kilometre uzakları gösterdiği bir çağı yaşıyoruz.

Ama vebaya, İspanyol gribine karşı çaresiz kalmış toplumlar gibi umarsızız.

Zil, çan, sirenlerle koştura koştura gelen İstanbul depremine karşı ne yapıyoruz? Ya da olayın derinliğini, gelecek felaketin doğuracağı yaşamsal sonuçları öngörüp tedbir diye çırpınanlara kulak asıp, güç veriliyor mu?

Ne seçilenler ne de geniş bir kitle olarak seçenler, içinde yaşadıkları, acılarına tanık oldukları, belki de bu acıları dibine kadar yaşayacak olanlar hala gaflet içinde.

İnsanları kazaya uğratmadan, sağlıklı, mutlu yaşatmakla görevlendirilen yönetenler, günlük yaşamın akılsızca yaratılan yokuşları arasında kendilerine kırmızı halı serilmiş bir yolu yaratmakla meşguller.

Saraylar, en lüksünden makam araçları, debdebe, saltanat…

Ya seçenlerin bir kısmı…

Aşılarını olmayıp, en basit ama en güçlü çare olan maske, mesafe, hijyene bile uymayıp “bize bir şey olmaz” efsanesini sürdürenler.

Ve üzüntü ve korku ile bu garabeti seyredip, tedbir aldıkları halde bu cahil grubun neden olduğu kuruların da yaşlarla yanacağını bilmenin bilinci içinde korku içinde yaşamaya çalışanlar.

Uyarıları umursamayanların hastalandıklarında gece gündüz onları iyileştirmek için canlarını ortaya koyan sağlıkçılar…

Olanlar bu gruba oluyor.

Onlar yoksul kalanların acılarını paylaşıyor.

Onlar yanan ağacın, ölüp giden börtü böceğin acısını duyuyorlar.

Onlar yaşadıkları, kutsal saydıkları Devletlerinin aşağılanmasını üzüntü ile izliyorlar.

Onlar memleketin zengin kaynaklarının heba edilmesinden kahroluyorlar…

Onlar… Onlar…

Ya onların dışındakiler?

Düşünmeden, sorgulamadan, kendilerine atılan çayların mutluluğu içinde bilinçsiz, başlarına ne geleceğini bilmeden, ama mutlu bir yaşamın geçici keyfini yaşıyorlar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Adnan Filiz - Mesaj Gönder

# maske

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket İzmit Yürüyüş Yolu yıl sonunda bitecek mi?