Tanrı’nın işi

Bu hafta sizlere yakın zamanda fark ettiğim bir şeyden bahsetmek istiyorum. Düşünün… İçinde yaşadığımız dünya yaklaşık 4,54 milyar yıl yaşında. Soğumuş ateş topumuz yaklaşık 4,54 milyar yıldır sıcak bir ateş topunun etrafında turluyor ve bu turlamasının 365. gününde bir yıl daha yaşlanıyor. Tabii bu “yaşlanma” hali onun için muhtemelen “büyüme” anlamına geliyordur. Unutmayın, 4,54 milyar yıl bizim için çok uzun bir süre gibi gözükebilir ama uzaydaki zaman ile biz insanların kendimize benimsemiş olduğumuz zaman kavramı arasında bir fark vardır.

Zaman nedir? Bunu, zamanı anlamak ve anlatmak için “zamanda” birazcık geriye gitmemiz gerekiyor. Merak etmeyin, Büyük Patlama’ya kadar gitmeyeceğiz, yalnızca beş yüzyıl geriye, on altıncı yüzyıla gideceğiz.

On altıncı yüzyıl öyle inanılmaz bir dönem ki… Galileo, Newton, Descartes… Hepsi on altıncı yüzyılda çalışmış ve yaşamış kişiler. Adeta on yedinci yüzyıla uzanan bir aydınlanma çağı on altıncı yüzyıl. Zaman, ilk olarak Galileo sonrasında ise Newton tarafından inceledi ve bu insanlar zamanın mutlak ve evrensel olduğunu savundu. “Newton zamanı” adını da almış olan bu tanım, zamanın evrenin her yanında sabit hızla ilerleyen, ölçülebilen ama algılanamayan bir varlık olduğunu savunur. Yani Newton için zaman, her daim sabittir.

Newton’un yasaları bir elmanın ağaçtan yere düşmesinden dünyanın yörüngesine kadar her şeyi tam olarak hesaplayabiliyordu, ancak Merkür bu hesaplamalarına bir türlü uymuyordu. Merkür’ün yörüngesinde sürekli olarak bir sapma oluyordu ve Newton bunun sebebini hiçbir zaman bulamadı, anlayamadı. İşte bu noktada, “Tanrı’nın işi olmalı bu.” diyerek bu karmaşık durumun içerisinden sıyrıldı.

Birkaç bilim insanı Merkür’ün bu hareketini, bu sapmasını açıklamaya çalışırken bizim göremediğimiz farklı bir gezegenin varlığından şüphelenmişler. Çünkü Merkür’ün yaptığı sapmanın ancak başka bir gezegenin kütle çekim kuvvetinin onun üzerinde yarattığı etki ile açıklanabileceğine inanmışlardır. Ama böyle bir gezegeni hiçbir zaman bulamamışlar ve hiçbir zaman da bulamayacaklar. Çünkü gerçekte var olmayan bir varlığı bulmak, hiçbir bilim adamının kaderinde yazılı değildir.

Newton bu ilginç vakayı Tanrı’ya bağladı, ama kendisinin bir hata yaptığını hiçbir zaman düşünemedi. Zamanın düz bir çizgide ilerlediğini, bu çizginin başında doğum sonunda ise ölüm olduğunu unutun. Newton’un düşüncelerini, zamanın sabit yapıda olduğunu unutun. Çünkü bunlar, yanlışı ifade eden cümlelerin ta kendisi.

Newton’un bir hata yaptığını, zamanın sabit olmadığını düşünen ilk kişi Wilhelm Leibniz ismindeki bir bilim adamıdır. Leibniz’in düşüncelerine göre önce, sonra ve aynı anda olan olaylar vardır. Zaman ise bu ilişkilerin zihnimizde organize edilme şeklidir.

Daha sonrasında bu düşüncelere çok iyi tanıdığınız bir bey eklemeler yaptı. Bu kişi bilginin deney ile başladığını ama deneyden doğmadığını savunan Immanuel Kant’ın ta kendisiydi. Kant’a göre zaman, zihinlerimizin sahip olduğumuz tecrübeleri organize etme şeklidir.

Zaman ile ilgili pek çok teori üretildi, onun hakkında çok fazla şey düşünüldü. Uykusuz geceler aktı gitti, “zaman” geçti. Ama hiçbir “zaman” tam olarak bir anlam bulunamadı. Belki de zaman sahiden “Tanrı’nın işiydi”.

Son paragrafta yazmış bulunduğum düşünceleri sonlandıran, bunlara bir nokta koyan kişi Albert Einstein oldu. “Newton, çok üzgünüm.” yazdı her zaman bir şeyler yazdığı defterine. Çünkü Albert Einstein, Newton’un düşüncelerini ve devrini bizzat kapatan isim oldu.

Zaman nedir sorusu Albert Einstein için büyük bir soru işareti idi. Ama tek bir şeyden emindi. Koca evrende sabit olan tek şey ışık hızıydı. Hangi açıdan bakarsanız bakın, nereden incelerseniz inceleyin değişmeyen, sabit olan tek şey ışığın hareketiydi. Bu durumda zaman sabit olamazdı. O zaman bazı teorilerin ve düşüncelerin mutlaka değişmesi gerekiyordu.

Güneşin yok olduğu bir senaryo ile bu durumu açıklayalım.
Güneş’in fark edemediğimiz bir şekilde bir anda yok olduğunu düşünelim. Newton’a göre bu tip bir durumda ne olur biliyor musunuz? Kütle Çekim Yasası’nı incelediğimizde Güneş yok olduğunda Dünya’nın o anda yörüngesinden çıkması ve uzay boşluğunda kaybolmaya doğru yola çıkması gerekir. Çünkü Kütle Çekim Yasası birbiri arasında çekim kuvveti olan iki cisim arasında bir halat olduğunu düşünmemizi sağlar. Bunu bir anne ve küçük çocuğu şeklinde hayal edebiliriz. Anne çocuğunu kolundan tutuyor olsun, çocuk yürüdükleri doğrultudan farklı bir doğrultuya gitmek istese bile annesinin tuttuğu ve çektiği kol buna izin vermez. Annenin tutması sabit bir güçtür.

Fakat Einstein’a göre bu imkansızdır. Çünkü Einstein evrende sabit olan tek şeyin ışık hızı olduğunu ve hiçbir şeyin ışık hızını geçemeyeceğini düşünür. Her türlü durumda ışık hızı bir limittir.

Güneş ışığının dünyaya ulaşması yaklaşık sekiz dakika sürer. Kütle çekim kuvvetinin tam olarak ışık hızında hareket ettiğini düşünürsek Güneş şu anda yok olsa, biz sekiz dakika boyunca normal bir şekilde yaşamaya devam edebiliriz. Fakat sonrasında elbette bu normallik bozulur. Yani Güneş şu anda yok olursa Newton’un savunduğu gibi derhal yörüngeden fırlamayız, sekiz dakika boyunca normal bir şekilde yaşamaya devam edebiliriz.

Einstein bunu, bu inanılmaz durumu on altı yaşında fark etmiştir.

Eğer Einstein bunu, bu inanılmaz gerçeği fark etmemiş olsaydı, hayatımız boyunca Newton’un yasalarıyla yaşayabilirdik. Çünkü bu durum bizim günlük hayatımızda algılayabileceğimiz bir olay değildir. Newton algılayabileceğimiz kadarıyla güneş sisteminde bulunan cisimlerin hareketlerini %99 oranla doğru hesaplamıştı. Geriye kalan %1’lik kısım bizi hiç rahatsız etmezdi. “Tanrı’nın işi” kavramı bu noktada çoğu insanı sinirlendirmezdi. Ama Einstein’ı oldukça rahatsız eden bu durum, onun en sonunda bu gizemi çözmesine yol açmıştır.

Einstein bunu bulduktan sonra pek çok araştırma ile bu çalışmasının altını dolduruyor. Hatta ölmeden önceki son birkaç saatini de “Newton, çok üzgünüm.” yazısını yazdığı defterine her şeyin teorisini yazmaya ve onu çözmeye çalışırken geçirmiştir.

Einstein’ın bu düşüncesini destekleyen diğer çalışmaları da sizlere anlatmak çok isterdim ama bunu yaparsam yazım muhtemelen on beş sayfalık minik bir teze dönüşebilir. Bundan dolayı Newton’dan özür dileyen Einstein’ı bu özründen dolayı tebrik ederek yazımı bitiriyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket İzmit Yürüyüş Yolu yıl sonunda bitecek mi?