Geçmişe dönüp bakınca

Düşünün, pırıl pırıl bir deniz kıyısında, içinden tren geçen bir kentte yaşıyorsunuz.

Televizyon yok, cep telefonu yok, trafik belası yok, kıyıdan yukarı doğru yükselen uzun yamaçta, bahçelerinde her türlü meyve bulunan, beton değmemiş evlerde yaşıyorsunuz. Çocuksunuz ve evlerin yakınlarındaki tüm arsalar, önündeki yollar sizin. İster koşmaca oynayın ister saklambaç, ya da çember, topaç çevirin, ip atlayın… Arnavut kaldırımı yollarda sık sık düşüp, dizlerinizde kabuk bağlayan yaranın çabucak geçmesini bekleyin. Babaannenizin yaraya sürdüğü, sürüldüğünde yaranızda yangın oluşturan kudret narının acısından başka korkunuz olmasın. Terleyip susadınız mı, gidin mis gibi karpuz patlatan suyu akan mahalle çeşmesinden, kana kana için… Bu densizliğiniz sonunda üşüttünüz mü? Feriser halanın yahut askeri hastaneden Ahmet beyin ya da son yıllarda Ersan ağabeyin, Erdinç kardeşin, kıçınıza vurduğu penisilin iğnelerine hazır olun.

Kış gelince Yenituran bayırında, okul çantalarının üstünde kızak kaymaya hazır olun. Ya da özellikle akşamları, büyüklerin getirdiği merdivenlerin üzerine tünemek için, masum gözlerle onların gözlerine bakın. Muhakkak sizi merdiven kayağının üzerine alacak, korumalı biçimde, Yenituran İlkokulu’nun yan kapısına kadar kaydıracaktır. Oradan yukarı çıkmak mı? İşte o sizin sorununuz.

Bahçelerden dut, erik, nar, ayva, hangi mevsimdeyseniz onun armağanı her meyveyi helal tadında yersiniz. Ya size ‘’Gel bakalım’’ diye çağırarak ikramıyla, ya da masumca aşırmanın heyecanı içinde, bahçe sahibinin kovalamasını göze alarak, kopardıklarınızın unutulmaz tadına ulaşabilirsiniz.

Denizin keyfi başkadır. Toplu iğneyi kıvırarak, birkaç metre de dikiş ipini bağlarsanız, gümrük binası önünden, hiç olmazsa birkaç kaya balığını tutma şansınız olur. Büyükleriniz meraklıysa, onlarla birlikte kiralanan sandalla balığa çıkabilirsiniz. Bunun da riski vardır. Oltaları karıştırdınız mı, büyüklerinizden yiyeceğiniz zılgıt.

Gece, büyüklerin dinledikleri radyolardaki ajanslara kulak verseniz de olur, vermeseniz de. Ama Safiye Ayla ve çağdaş sanatçıların okuduğu melodiler sizi sıkabilir, içinizi bayıltabilir, ama Hamiyet Yüceses, son dönemlerde Zeki Müren’i çaktırmadan beğenirsiniz. Sonra ailece gece misafirlikleri… Bana gittiğiniz evin yumuşak koltukları yatak gibi gelirdi. Evden söz vererek çıkardınız: ‘Söz anne, gittiğimiz yerde uyumayacağım…’’ Nafile sözler. Ve kapıdan girince kendiliğinden kapanan göz kapakları…

İşte böyle bir kentte, böyle bir ortamda büyüdük bizler. Yamalı çorap giydik. Ayaklarımızı muhakkak vuran Beykoz kunduralarını bayram arifesinde yatağımızın başucuna yerleştirdik. En çok yediğimiz kuru yemiş; sarı leblebi ile kuru üzümdü. Çikolata bizim için lükstü. Ve sadece bir iki çeşit çikolata vardı. Kirazın, domatesin, salatanın, patlıcanın, elmanın, armudun, portakalın, mandalinanın, bugün tüm mevsimlerde bulunan tüm meyve ve sebzelerin turfandasını, heyecan ve özlemle beklerdik. Onların en lezzetli anlardaki bolluğunu da yaşadık…

E… bunlar tamam da, başka… Eğlenceleriniz yok muydu?

Sinemalarımız vardı. İzmit’te şimdi yerinde yeller esen Oğuz Sineması eğlencenin en ağırlıklı eriydi. İzmitli büyüğümüz Nazmi Oğuz’un sahibi olduğu sinema, sinema kültürümüzün ve de anılarımızın en temel kaynağı oldu. Büyüklerimiz, bu sinemanın yapılışında 70’li yılların Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı, tüccar rahmetli Halil Köseoğlu’nun büyük yardımları olduğunu söylemişlerdi. Köseoğlu ile Oğuz çok iyi arkadaştılar.

İlk ve ortaokul döneminde cumartesi günlerinin gürültülü, heyecanlı öğrenci matineleri, sinema sevgimizin pınarı oldu. Haşarı çocuklar, özellikle kışın, ellerindeki lastiklerle, koparıp kıvırdıkları portakal kabuklarını, balkonda oturan kızlara atarlardı. Bazen bize de gelir, canımız çok yanardı. Makinist sık sık anons yapar, yaramazları uyarırdı. Biz çocukluk haliyle bu gürültüden patırtıdan rahatsız olmazdık. Ama o yaşta izlediğimiz filmler beni çok etkilerdi. Kara Gölün Canavarı diye bir korku filmi izlemiştim. Ertesi gün yatağa düştüm. Artık hastalıktan mı yoksa filmin korku yüklü etkisinden mi bilmiyorum, rüyalarım hep kabusla geçti. Bir de Hülya ile Tarık adındaki film beni çok sarsmıştı. Kötü adam bebeği kucağındaki Hülya’yı öldürmek için dağ bayır izliyor, sevgilisi Tarık da onlara yetişmeye çalışıyordu.

Oğuz Sineması yaşantımızı lisede de etkiledi. Artık cumartesi gecesi suarelerinin biletlerini çarşamba gününden alıyorduk. Sinemaya en temiz, yeni ütülenmiş takım elbiselerimizi ve yeni boyanmış ayakkabılarımızı giyerek gidiyorduk. Oğuz Sineması’nın balkonu, özenli giyinmiş ailelerin arasında, onların olgunluğuna paralel davranış içinde olan biz gençlerle doluyordu. Bu durum hepimize mutluluk ve gurur veriyordu.

Oğuz Sineması’nın kadrosu, bizler için aileden gibi sayılırdı. Recep Ali’ler ve adlarını hatırlayamadıklarım diğerleri… Hepsi hem çok disiplinli hem de çok naziktiler. Tabii, matine ve suare farklılıkları içinde…

İzmit için geçmişe uzanınca insan soruyor;

Geçmiş daha mı güzeldi?..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Adnan Filiz - Mesaj Gönder

# Sanayi

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Asgari ücret zammından memnun musunuz?