Seyfettin Tekçe

Seyfettin Bey’i anlatmak için bu sorular benim gözüme o kadar az geldi ki! Daha çok soru hazırlamak geldi içimden ama sözü Seyfettin Bey’e bırakmak istedim zaten kendisini çok iyi bir şekilde ifade edeceğini biliyorum.

Seyfettin Bey, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

1945 Yunus doğumluyum. Daha sonra Muş Bulanık’a göç ettik. İlkokula Eğitmen’de başladım ve beş sınıflı bir okulda bitirdim. Köyümde ilk olarak ortaokula giden benim. Ve köyümün ilk öğretmeni, ilk memuruyum. Bu babamın sayesinde oldu. Bizim kökenimiz Kafkasya’dan gelme, babam 1921 yılında buraya yetim olarak gelmiş. Okuma yazma bilmiyordu ama okuma yazma bilmeyi çok istiyordu. İlk benimle başladı ve daha sonra kardeşlerimin hepsini okutmaya çalıştı. Öğretmenim Sait Korukluoğlu Gölcük depreminde vefat etti, ruhu şad olsun. Kendisi benim öğretmen olmama sebep oldu. Daha sonra babam Hukuk ve Tıp okumamı çok istedi, pek çok yere gitmem gerekirken ben hep öğretmen olmayı aklıma koymuştum. Diyarbakır Öğretmen Okuluna gittim. Ve orada çok iyi bir eğitim aldım. O dönem 1961 yıllarında Öğretmen Okulları bugünkü okullar gibi değildi, bir akademi gibiydi. Orada eğitim aldıktan sonra biz dolu dolu yetiştik. Okulu bitirdiğimde eğitim enstitülerine gitme imkanım vardı ama benim arkamdan kardeşlerim okusun diye kısa kestim, ilkokul öğretmeni olmak için atamamı istedim. Yüz kırk yedi arkadaşımla birlikte hangi ile gidecek diye, üç il isteme hakkımız vardı. Benimle birlikte yirmi altı arkadaşım “bayrağın dalgalandığı her yere” diye yazınca öğretmenim ağlamıştı. Ruhu şad olsun Osman Demirel. Niye ağladığını, niye etkilendiğini sorduğumda “bu öğretmenler olduğu sürece bu ülke çökmez” dedi. Bu sözler üzerine çok mutlu olmuş ve öğretmenliği daha çok sevmiştim. Gittiğim köyde sadece okulumun öğretmeni değil köyümün öğretmeniydim. Orman içi bir köydü. 1960’lı yıllarda okuma yazma oranı çok düşüktü. Okuma yazma kursları açtık ve benim getirdiğim kitaplarla kütüphane kurduk. Hem kitap okuyorduk hem de okuma yazmayı öğretiyorduk. Bu benim için çok itici bir güç olmuştu. İki yıl orada çalıştım. Daha sonra Bolu’ya geldim. Bolu Yığılca köyünün geçim kaynağı fındıktı fakat değerlendirmesini bilmiyorlardı. Evvela kadınlara okuma yazma kursu açtım, sabah, öğlen iki sınıfa böldüm. Orada eğitim verdim daha sonra lise mezunu bir öğretmen bulup iki öğretmenle devam ettirdik. Gündüzleri kadınlara, akşamları erkeklere ders veriyorduk. Bana hediye olarak getirilen fındıkları biz sattık ve sınıf yaptık. Bu çalışmaları gören köylü “hocam beş yıl burada kalırsan biz sana elli dönüm fındıklık yapacağız” dediler. Kalırım dedim burası benim için çalışılması gereken bir yerdi. Fındık dikecekleri yeri gördüm, çınar ağaçlarının olduğu yerlerdi ve buradaki ağaçları kesip yerine fındık dikeceklerdi. O ağaçlar kesilirse ben kabul etmiyorum dedim. Tayinimi istedim ve Bolu Gerede’ye gittim.

Kocaeli’de beş kişi ile birlikte başlatmış olduğunuz bir proje var, bu projenin kapsamı nelerdir?

Öğretmen okulları ve öğretmen liseleri artık gündemden düşmeye başladı. Emekli öğretmenlerimiz çok büyük bir bilgi birikimine sahipler. Bu bilgi birikimleri maalesef ya oyun masasında ya da dip köşede emekli gibi yaşıyor. Kendilerinin derya gibi bir birikime sahip olduğunu biliyorum. Fakat bu öğretmenlerimiz topluma yararlı olmak yerine kendilerini tamamen boşluğa bırakmış durumdalar. Biz dedik ki, neden daha çok öğretmen bu bilgi birikimini daha çok topluma akıtmasın. Bunun için Ankara’da kurulan bir platformun bir ayağını da biz beş arkadaşla beraber Kocaeli’de yapıyoruz. Biz sadece öğretmen okullarını, öğretmenleri değil daha büyük bir platform oluşturalım ki bu ülkesini seven insanlar bir araya gelsinler. Örgütsüz toplum güçsüz toplumdur. Dört tane Öğretmen Sendikası, Milli Eğitim Müdürlüğü, Belediyeler, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği… Birçok demokratik kitle örgütlerini paydaş olarak aldık ve seçilmiş on altı öğrenciyle söyleşi yapmak istedik. Ve bu söyleşide neler yapabiliriz diye düşündük. Sevindiğim bir şey çocuklar bunu çoktan bekliyor, ihtiyaç hissediyorlarmış. 31 Martta gerçekleştirdiğimiz orman işletmesi müdürlüğüne hatıra ormanı bu hareketin başlangıç noktası oldu. Bu paydaşlarımızın hiç birisinin itiraz etmeyeceği bir şey… Üstelik bu hatıra ormanı bir çam ormanı değil. İki bin fidanlık bir Defne ormanı. Orman işletmesi ağaçlandırma müdürlüğü bize çok destek oldu. Ayrıca bizim paydaşımız olan Milli Eğitim bize Muammer Dereli Fen Lisesi için “birlikte çalışabilirsiniz” dedi. Biz onlarla birlikte ve bütün okullara gidip çalışma yapmamız istendi. Bizim hem öğretmenlerimiz, hem kendisini tamamen emekliyim ben, benden bir şey olmaz gibi düşünen öğretmen arkadaşlarıma bir hareket getirmek için, hem de toplumla buluşturmak için böyle bir çalışmamız var. Bu çalışmayı yapıyoruz ve bugün daha mutluyuz. Çünkü biz öğrencilerle buluştuk. Eğitim fakültesi bunun noksanlığını fark etmiş. Eğitim fakültesinden çıkan öğrencinin günümüzde şartlardan dolayı artık “öğretmen olacağım” diye bir beklentisi yok. Bizler öğretmene nasıl değer kazandırılır ve öğretmeni öğretmenliğe yönlendirebilirsek eğitimi o zaman çözmüş oluruz diye düşünüyoruz. Bizim çalışmamız bunun için var.

Arıcılık ile ilgileniyorsunuz, bize biraz bu konudan bahseder misiniz?

İlk yılda Allah rahmet eylesin köy enstitülerinin tarım öğretmeni İzzet Palanar vardı ve arıcılığı çok seviyordu. Bir gün bana sordu, “Seyfettin arıcılık yapar mıyız?” diye “tabii hocam niye yapmayalım” dedim. Ben de zaten köyle ilgili ne varsa onu öğrenmek istiyorum. Biz onun arılarına bakarken o bize çok değerli bilgilerini aktardı. Arıcı olduk. Bal üretmeye başladık. Halk ile bütünleştik. Her gittiğim köyde her kişinin iki kovan balı olmasını çok istedim. Gerede’de çalıştığım zaman kırk haneli köyün aşağı yukarı yirmi beş - otuz hanesini arı sahibi yaptık. Ve o köyde arının bal toplayabilmesi için hayvan yemi olan yonca korunga ektirdik. Ve arıcılık oranın gelir kaynağı olmaya başladı. İzmit’e geldiğimde de arıcılık yapıyorum. Hem arının bal toplayacak ortamı var, hem de bitkinin arıya ihtiyacı var özellikle kiraz döllenmesi için. Burada da pek çok insanın arıcılıkla uğraşmasını sağladık. Suadiye, Balaban, Nusretiye, Şirinsulhiye, Derbent, Maşukiye, Aslanbey buralarda açtığımız kurslarla sadece teorik bilgi vermedim, birlikte çalıştık. Birlikte ne yapacağımızı gösterdik. Onlarda mutlu ben daha çok mutlu…

Sizin ağaç dikme hikayeniz var, sizden dinleyebilir miyiz?

Biz öğretmen olurken on beş meyveli, on beş meyvesiz olmak üzere otuz tane fidan dikmek mecburiyeti ve kitap okuma mecburiyeti vardı. Fidanları diktik ve ben elli yedi sene sonra oraya gittiğimde okul yıkıldığı halde o ağaçları orada görünce hem üzülmüş hem de sevinmiştim. Üzülmüştüm okul yıkılmıştı, sevinmiştim o ağaçlar köye örnek olarak meyve veriyordu. Daha sonra Hayrettin Karaca ile 1995 yılında yollarımız kesişti. Tema ile buluştum. Tema Türkiye de değil, dünya da eşi benzeri olmayan bir sivil savunma örgütü. Hayrettin Karaca ile durmadan dere tepe gezerdik. Kendisiyle çok iyi bir diyalogumuz vardı Benim ilgimden dolayı Kocaeli yarımadasına acil çam ağaçları diktik. Bunu ormancılar da kabul etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki Hayrettin Karaca vefat ettikten sonra pek bir şey yapılmadı.

Ç.İ.T’ in açılımından ve çalışmalarından bahseder misiniz?

1990’lı yıllarda bir gün sanat sokağının oradan geçerken bir kulübenin ve çit yazılı bir tabelanın önünde çocuklar bir şeyler yapıyorlar. “Çocuklar nedir bu?” diye sordum “Çöp, izmarit, tükürük... Biz bunlarla mücadele ediyoruz” dediler. “Beni üye yapar mısınız?” diye sordum ve beş bin üç yüz doksan iki no’lu üyeleri oldum. Bir eylem yapacakları zaman özellikle Fethiye caddesinde afişleriyle çıkarlar, bizde herhangi bir olumsuzluğa karşı onları takip ederdik. Daha sonra habitat üyesi bir uçak mühendisi Muğla’dan başlayarak bu farkındalığı yaratmak ve trafik yanlışlarını düzeltmek için bisikletle geldi buraya. Bir gün burada kalarak bizlere destek oldu.

Emekli değilim diyorsunuz, sizi takip ettiğim kadarıyla çok yönlü çalışmalarınız var. Bu konularla ilgili kitap yayımlamayı düşünüyor musunuz?

Şu ana kadar en büyük noksanım bu, üç bin sayfaya yakın notlarım var. Hatta büyük oğlum çok ısrarla “babacığım ne olursun” diyor ama özgüvenim yok o konularda. Bu üç bin sayfanın içinde ben ne çıkarabilirim diye çok düşünüyorum. Açev’in baba destek programı var, eğitimine katıldım. Boğaziçi üniversitesi öğretim üyelerinden Çiğdem Kağıtçıbaşı hocadan ve arkadaşlarından torunlarım için çok iyi eğitim aldım. Eğitim konusunda babaların çok geride kaldığını, bütün eğitimin anneler üzerinde olduğunu ve bazı annelerinde buna hazır olmadığını gördüm. Bu yaptığımız eğitimde çok çeşitli kesimlerden babalarla çalıştık. On üç haftalık bu kursu bitirdiğimizde anne babayı ve çocukları son hafta çağırıyordum, dünkü eşiniz mi bugünkü eşiniz mi diye sorduğumda dünkü eşim gitsin diyordu, çocuğa sorduğumda dünkü babamı bugünkü babamı diye bugünkünü tercih ediyorlardı. Biz noksan bıraktığımız eğitim kısmında çok zayıfız... Kocaeli gelişmiş, en çok özel okulun olduğu bir kent olduğu halde Kocaeli iller arasında eğitim-öğretimde yüz kırk birinci sırada.

Size boş vakitlerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz diye sormam çok yanlış biliyorum ama yine de sormak istiyorum. Boş vaktiniz oluyor mu ve neler yapıyorsunuz?

Ben on üç tane sivil toplum örgütüne gönüllü üyeyim. Bir futbol kulübünden tutun, bir çevre derneğine kadar. Boş vakitlerimde, eğer vakit bulabilirsem mesela bir kulübün çocuklara vermiş olduğu futbol antrenmanları dışında vakit ayırarak haftada bir saat çocuklarla kitap okuyorum.

Bizlere imece kitap kulübünden bahseder misiniz?

İmece kitap kulübü, bundan on iki yıl önce köy enstitüleri geliştirme derneği, İsmail Hakkı Tonguç’un torununun yönlendirmesiyle imece dergisi çıkartıyorlardı. Biz bu dergiye abone idik... Bu dergiyi okurken Muharrem Açıl ve çevremizde birkaç arkadaşla birlikte her ay bir kitap okumaya karar verdik. Üç kişiyle başladığımız okumalar şimdi pek çok kişiye ulaştı. Bizden sonra bizim içimizden çıkan kişiler Yarımca da kitap dostları adlı okuma gurubunu kurdular. Yine Tülay Yanıkoğlu Yazıcı okuma çalışmalarını sürdürüyor.

Çocukların sosyal gelişimi hakkında neler düşünüyorsunuz, çocuk yetiştirme konusunda Avrupalı ebeveyn ile Türk ebeveyn arasında ne gibi farklar var sizce?

Bizim anne – babalar benim tabirimle helikopter anne – babadır. Çocuğun her şeyine yetişir. Ben Finlandiya ve Japonya’da ki eğitim ve öğretimini çok önemsiyorum. Japonya’da geleneksel eğitim daha baskındır. Finlandiya’da ise yeniliğe açık bir eğitim sistemi var. Bizim anne – baba çocuğunun ayakkabısını giymesine bile müsaade etmez. Ben istiyorum ki çocuk ayakkabısını giyerken özgüvenli davransın. Otobüste çocuklu bir hanımla karşılaştım omzunda çanta var. Espriyle “hanımefendi hangi okula gidiyorsunuz” diye laf attım. “Benim okula gidecek halim mi var?” dedi. “Çantanıza baktım da onun için” dedim. Sert bir şekilde çocuğunun olduğunu söyledi. Ve okulun orada otobüsten indi. Bende indim. Az ilerde beni öğretmene şikayet ediyor ve öğretmen de benim için “haklı” demiş. Dört gün sonra tekrar karşılaştığımızda “beni yanlıştan kurtardınız” diyerek elimi öpmek istedi ve “benim çocuğum bugün bu çantasını taşıyamazsa ileriki hayatında hiçbir zorluğun altından kalkamaz” diyerek devam etti.

Finlandiya’da Avrupalı anne – baba çocuğunun kahvaltısını kendisi hazırlamasını istiyor. Ama bizim anne – babalar kahvaltıyı hazırlayıp sen bunu yiyeceksin diyerek çocuğa dayatıyorlar.

Seyfettin Bey size son bir sorum olacak, çocuklara ve gençlere okuma sevgisi nasıl aşılanır?

Bir defa her şeyden önce kendimiz okuyacağız. Örnek olacağız. Çocuk sizin ayak izlerinizi takip edecek. Şimdi mutlu olduğum bir şey var, anne – baba birlikte okuyorlar. Benim öğrencilerim anne – baba oldular, kendi çocuklarıyla birlikte okuyorlar ve bilinçli olarak sen oku demiyorlar, beraber okuyalım diyorlar. Çocukların okuması için en önemlisi bu, örnek olmak –ki çocuk edebiyatı bizim ülkemizde hem çok zengin hem de hiç yok. Mesela keloğlan masalları; benim takip ettiğim bir bilim kadını dünyayı geziyor ve en iyi masalları topluyor ve neyi seçiyor biliyor musunuz? Keloğlan masallarını. Bizde o kadar güzel kaynaklar var ki ama bugün keloğlanlar kalkmış çünkü keloğlan masallarının sonu hep iyi bitiyor. Ama diğer tarafta sonu kötü biten, yazarım diyerek çocuk edebiyatını kötüye kullananlar var. Kitap okumanın az olduğu bir ülkede bir şeylerin doğru gideceğine inanmıyorum. Evvela yüreğimizin iyi çalışması ve yorum yapabilecek duruma gelmesi lazım. Buna inanıyorum. Anne babalara da şunu söylemek istiyorum muhakkak kitap okusunlar.

Bize değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ne demek, ben teşekkür ederim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gül Anasal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

02

Sıtkı Koçak - Seyfettin Bey Öğretmenim bir cevherdir...

Kendilerini saygıyla anıyorum...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 25 Nisan 09:08


Anket Sizce Kocaelispor'da başkan kim olmalı?