ABD’nin “kuzuları kurtla korkutma” taktiği

M.Tanzer Ünal
M.Tanzer Ünal

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya girmek için başvurdukları haberini televizyondan izlerken, “İşte ABD yine kuzuları kurtla korkutma taktiği uyguluyor” dedim kendi kendime.

Hadi Finlandiya ve İsveç daha kuzu, 73 yıldır “tarafsız blokta” yer alıyorlar ve NATO’nun ne meret bir kuruluş olduğunu bilmiyorlar diyelim.

Ya yıllardır NATO içinde bulunan ve NATO’nun ne haltlar işlediğini çok iyi bilen Avrupa ülkelerinin bir anda “çark etmelerine” ne dersiniz?

ABD yine çok başarılı bir oyun oynadı, çok!

Başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri “Artık NATO’ya da ne gerek var” demeye başlamışlardı ki, ABD Rusya ile Ukrayna’da “bilek güreşine” tutuşunca, hepsi, “Aman Rusya bizim üzerimize de gelir” korkusuyla bir kez daha NATO’ya sarıldı.

Ne taktik ama!

Şimdi NATO, “ikinci baharını” yaşamaya başladı.

Halen 30 ülke üye, Finlandiya ve İsveç gibi daha önce üye olmayan ülkeler de, şimdi NATO’nun kapısında sırada.

ABD emperyalizminin tuzak kuruluşları

*******

IMF, Dünya Bankası, AID, NATO…

Bunlar, “uluslararası ekonomik ve askeri örgütler” olarak bilinir.

Kuruluş yapılarına baktığınızda da öyledir.

Ancak bu benzeri kuruluşların hepsi, ABD emperyalizminin hizmetinde olan kuruluşlardır.

Emperyalizmin tuzak kuruluşları…

ABD dış politikasının temel araçları olan “yardım-borç-kredi”, ülkelere IMF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Bankası ve AID (Uluslararası Kalkınma Ajansı) tarafından kullandırılır.

Üç kuruluşun ipi de ABD’nin elindedir.

NATO’u (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) da biliyorsunuz, güya “hür dünyayı komünizme karşı korumak” amacıyla 4 Nisan 1949’da kurulmuştu, ama Sovyetler Birliği 1991’de dağılmasına rağmen, NATO, “ABD emperyalizminin silahlı gücü” olarak “dünya jandarmalığını” sürdürüyor.

Türkiye, ne yazık ki diğer pek çok ülke gibi, emperyalizmin bu dört “tuzak kuruluşuyla” da ilişki içinde.

Bu kuruluşlara bağımlı, kıpırdayacak durumda değil.

Çünkü Türkiye, dışborçkolik!

Yıllardır “üretim ekonomisi” ile değil, “borç ekonomisi” ile çarkını çeviriyor.

Dış borç bulmak da, kim ne derse desin, ABD’nin kontrolündeki bu kuruluşların “göz kırpmasından” geçiyor.

İşte bu nedenle ülkemizde “kuralları”, yardım veren ABD koyuyor.

İstemediği hükümetleri düşürüyor, istediği hükümetleri halka rağmen işbaşında tutuyor, kullanamayacağı partileri sürekli eziyor, iktidar olmasını engelliyor.

Geçmişe baktığımızda, şunları görüyoruz.

Türkiye, önce IMF ile tanıştı.

Nasıl mı?

Adres gösterildi, “Bizden taraf olmak istiyorsanız, önce Bretton Woods Para Sistemi’ni kabul edeceksiniz” dediler.

Temmuz 1944’te ABD’de küçük bir yerleşim yeri olan Bretton Woods’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’na katıldık ve “Uluslararası Para Antlaşması”na imza attık.

Aynı toplantıda IMF ve Dünya Bankası’nın kurulması kararlaştırıldı, “İleride bu iki kuruma da üye olmanız gerekir” dediler, ona da tamam dedik.

Elimizi vermiştik, artık kolumuzu kurtarmamız zordu.

Her tuzak, zincirin halkaları gibi birbirine bağlıydı.

Şu tesadüfe bakın ki, Türkiye’nin IMF üyeliği ile Truman Doktrini kapsamına alınması, bir gün arayla gerçekleşti.

11 Mart 1947’de IMF’ye üye olduk, 12 Mart 1947’de Türkiye’nin “Truman Doktrini kapsamına alındığı” bütün dünyaya ilan edildi.

Şu kesin ki, IMF’ye üye olmasaydık, Truman Doktrini kapsamına alınmayacaktık.

Türkiye’nin IMF üyeliği ve Truman Doktrini kapsamına alınması, başta cumhuriyetin kurucusu CHP’liler tarafından alkışlarla karşılandı.

ABD’nin desteğiyle “çağdaşlığa adım atacağımız” sanıldı.

Oysa kurduğu tuzaklara bize tıpış tıpış imza attıran ABD, “Lozan Antlaşmasını kabul etmemiş” bir devletti.

Bu tarihi gerçek biline biline o antlaşmalar imzalandı.

1945’te, 1946’da, 1947’de, 1948’de, 1949’da…

İleride yeri geldikçe yazarız, Türkiye’nin kapısı ABD emperyalizmine 1945’ten sonra İsmet İnönü döneminde açıldı.

Karşı çıkan olmadı mı?

Oldu…

Mehmet Ali Aybar gibi karşı düşüncede olan ve Türkiye’nin “zincirli hürriyete” sürüklendiğini söyleyen pek az aydın vardı, onlar da sesini duyuramıyordu.

Duyursa da dinleyen, anlayan yoktu.

Bu arada belirtelim, Türkiye ilk devalüasyonu 6 Eylül 1946’da yaptı.

Türk Lirası’nın değerini dolara göre yüzde 117 oranında düşürdü.

ABD, dış yardım almamız için bunun şart olduğunu söylemişti, biz de itirazsız yerine getirmiştik.

Bu da bir “başvuru yöntemi” idi, istediğini alabilmek için istenileni yerine getireceksin…

Türkiye, emperyalizmin kurduğu bütün tuzaklara tuzak olduğunu bile bile basıyor, ileride bu ülkenin başına gelecekleri umursamıyordu.

Ah Finlandiya, vah İsveç!

********

Sen 73 yıl “tarafsız blokta” yer al, sonra da tut “ABD’nin Ukrayna oyunu” sonrası korkup NATO’ya sarıl.

Ukrayna’dan sonra Finlandiya ve İsveç’in de işi bitti.

Bu üç ülke de artık ABD emperyalizminin kıskacında.

ABD otur diyecek oturacaklar, ABD kalk diyecek kalkacaklar.

Bu nedenle “Ah Finlandiya, vah İsveç” diyorum.

Yazık ettiler ülkelerine.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Türkiye, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya alınmasına karşı. Bu ülkeler, NATO’ya giremez…”

Ayrı bir yazı konusu…

Ancak şu kadarını söyleyeyim, NATO’nun patronu ABD’dir, ABD ne derse o olur.

- Kocaeli Gazetesi, M.Tanzer Ünal tarafından kaleme alındı
https://www.kocaeligazetesi.com.tr/makale/10362107/mtanzer-unal/abdnin-kuzulari-kurtla-korkutma-taktigi