7 günde iki hastane, bir aile hekimliği öyküsü-tekmili birden: Kocaeli devlet hastanesi-sağlıkta dev(i)rim-1

Hakan Yağcıoğlu
Hakan Yağcıoğlu

Evet evet yanlış okumadınız…

Devrim değil, dev-i-rim…

Zira, bu yazıyı okuduğunuza göre ölmedim…

Ayaktayım…

Ama sağlıkta da devrim mevrim hikâye…

Bunu bir kez daha gördüm. Vatandaş olarak devrim yapıp, hakkımı arama girişimimin yeni yeni filizlendiği bir anda, az daha doktor şiddeti görüyordum, hem de kadın doktor, ama ne doktor…

Neyse efendim bugünkü son hastane hikâyemi anlatayım, daha sonraki yazılarımda bir haftada yaşadığım önceki öykülerime de döneceğim…

Sondan başladım, çünkü bu çok taze…

Dumanı üstündeyazı soğumasın, heyecanı kaçmasın istiyorum…

Evet…

Yazıya başlıyorum…

Bu sabah saatleri…

Simsiyah bir İzmit ve sağanak yağış…

16 Eylül Perşembe…

Saat 8.30…

1 kilometre ötedeki Kocaeli Devlet Hastanesi’ye gidiyorum…

Kendimi Türkiye doktorlarıma emanet edeceğim…

Tabii sıra bulabilirsem…

Zira 8.40’ta numara alıyorum…

9.20’de doktor Zeynep Şentürk hanım geliyor…

Koskoca ekranda numaralar yanmaya başlıyor, ama insanlar kapının önünde yığılıyor…

Eskiden kalma alışkanlık…

Randevulu hastalar tabii ki öncelikli…

Ancak randevu alıp da gelen bir kişi bile çıkmıyor…

Ben de randevu alıp gelmeyi çok istiyordum, birkaç denemeden sonra bıraktım…

Zira 1 ay, 2 ay sonraya gün veriliyor ve o süre içerisinde kim öle kim kala…

2 ay dayanabilen hasta, durup dururken neden hastaneye gitsin ki ?..

Neyse…

Sağlıkta devrim yapıldı ya, kıç kıça oturulan koltuklardan birine yerleşiyorum…

Normalde herkesin arasında birer kişilik ara olması gerekirken, 60-70’lik hastalar, dayanamayıp adeta kucak kucağa oturuyor…

Kadınlı, erkekli hem de…

Nooluyoruz yaaaaa…

Bu yaştan sonra başımıza bir şey gelecek, tövbe tövbe diyerek…

Gece yarısı 2.00’den itibaren şeker kutusu kartonlarına yazılan numaralarla o günün öğle saatlerinde muayene olabilen 80’li yılların bay Kemal ülkesi ve çocukluğumuzun İzmit Devlet Hastanesi’nden, ‘Ayakta durmayın, oturun” yazılı uyarı afişleriyle dolu, ama ayakta bile yer bulamayan insanların sıra beklediği bay Erdoğan’ın Kocaeli Devlet Hastanesi’ne…

Nasıl bir devrim yaşadıysak artık…

Dedim ya…

Dev(i)rim bu…

Ben bunları düşünürken, koskoca ışıklı ve koca koca puntolarla numara yazılmasına rağmen, ikide bir kapıya çıkan sağlık görevlisinin isimle hasta çağırması garibime gidiyor…

Poliklinik kapısından zar zor ve uzakta da olsa yer bulup oturduğum için, yerimi kaptırmamak adına, ışıklı tabeladan uzak şekilde zaman geçiriyorum…

Numaram gelsin diye bekliyorum…

Bu arada numaram 37…

1-3-5-7-9 şeklinde giden numaralar bir anda 2-4-6’ya düşüyor…

Çünkü aradaki boşluklarda 65 yaş üstü ve randevulu hastalar yer alacak…

O mu, bu mu derken, koltukta oturmak ne mümkün ?..

İkide bir talebala yaklaşıp numarama bakıyorum, sıram kaçmasın diye…

Ama koltuktan kalkınca da hemen ayaktaki takati kalmayan biri dolduruveriyor koltuğu…

Haydaaaa…

Bekle bakalım hasta hasta ayaktaaaaa…

Bayıldın bayılacaksın…

Çünkü sabahtan beri yemek yememişsin…

Kan tahlili için oruç tutuyorsun…

Şeker düşmüş…

Tansiyon düşmüş…

Kimin umurunda…

Düşüp kafamı vursam, 40 sene önce annemin hastanede bu şekilde düşüp beyin kanaması geçirip 40 sene felçli yaşaması gibi bir durumum söz konusu olacak…

Aynı hastanede, annemin aynı kaderini yaşamak üzereyim…

Kalanlara yük olmaktan korkuyorum…

40 yıl yaşadıklarımı bu kez kendi üzerimde yaşamaktan korkuyorum…

8.40’ta girdiğim hastanede, bu şekilde dayanarak saat 10.30’u buluyorum…

İki gün önce acil servise gelip, kan tahlili yaptırdığım doktor, bugün mutlaka dahiliyeye gözükmem gerektiğini söylediği için direniyorum…

Ben bu muayeneyi olacağım…

Ya doktor beni muayene edecek, ya da ben doktoru hasta edeceğim…

Kararlıyım…

Cepheyi terk etmiyorum…

Anafartalar gibi bana savaşmak değil, ölmeden önce muayene olmak emredildi…

Neyse, tam sıram gelecek, o da ne…

Doktor çıkıp gidiyor…

Sonuçta o da bir insan elbette…

İhtiyaçları var…

Dakikada bir hastaya baksa, bir günde sadece göz göze bakabileceği hasta sayısını bile siz hesaplayın artık…

Ne o…

Sağlıkta devrim…

Bırakın Avrupa, Amerika’yı, Dünyayı, Venüs standartlarının bile üzerinde bir rakam…

Bu şaşkınlık içerisinde doktorun yeniden gelmesini bekliyorum, gözlerim tabelaya takılı olarak…

Sıramı kaçırmamak için dikmişim gözlerimi tabelaya ve çevremdekiler bu kez bana garip garip bakmaya başlıyor…

Halbuki çevreme bakmaya çekiniyorum, onun için sürekli tabelaya bakıyorum…

 Zira gazeteci olduğumuzu bilen İzmitli çok…

Kimileri ‘Salak, sen gazetecisin. Torpillisin, imtiyazlısın (bunu da kim öğrettiyse), ne bekliyorsun, girsene içeri’ der gibi bakacak…

Kimileri ise ‘Bir de gazeteci olacaksın güya, kendine bile hayrın yok, bak sen bile salak salak saatlerdir bekliyorsun, bu sorunu çözecek yazı yazsana, haber yapsana, bu sorunu çözsene’ der gibi bakacak…

Yani iki ucu pisli değnek…

Neyse bu arada doktor hanım geri geliyor…

Ben de bu arada içerideki görevli kadına “Doktor hanım ne zaman gelecek, saat 11.00 oldu, acil servise geldiğimden beri, 2 gündür muayene olamıyorum, neyim var bilmiyorum, ayakta duramıyorum” diyorum…

Bunu söylerken bir de bakıyorum doktor hanım kapıda arkamda bizi dinliyor…

“Ne var, ne istiyorsunuz?” diyor sertçe…

Boyu da biraz uzun…

Ya hocam, 2 gündür size gelip gidiyorum, bir muayene olamadım, ayakta bile duramıyorum… 8.40’tan beri buradayım… Sürekli terliyorum… Gidip Adem beye mi (başhekim) muayene olayım?” der demez, patlıyor…

“Siz beni tehdit mi ediyorsunuz ?..”

Dönüp arkamı gidiyorum ve soluğu başhekimin yanında alıyorum…

Amacım milletin içerisinde tehdit etmekle suçlandığım ve utandırıldığım ortamdan bir nebze olsun kurtulabilmek ve derdimi anlatabileceğim birini bulabilmek…

Ama ona da ulaşamıyorum elbette…

Sonra yeniden polikliniğe dönüyorum, 40 dakika daha bekledikten sonra, beni azarlayan, bağırıp çağıran Zeynep Şentürk hocam ile karşılıklı helalleşerek tedavimize bakıyoruz…

Böylesi bir sağlık ortamında, böylesi lanet bir atmosferde, hele hele pandeminin azdığı böyle bir dönemde, ne doktor haksız, ne de biz…

Ama halkız ve hep haklıyız ya…

Maksat bunun mücadelesini vermek…

Haklıyız ama kazanamıyoruz…

Sustuk, sustuk ve sıra bize geldi…

O kadar…

İnsanlar hak ettiği gibi yönetilir…

Biz bunu hak ettik…

Ediyoruz…

Ve bunun için böyle yönetiliyoruz…

Neyse tahlil sonuçlarım mı ?..

Enfeksiyon değerleri biraz yüksek, ama çok önemli değilmiş…

2.5 günlük çabamın sonucu bu…

“Sağlıkta devrim yaptık devrim bay Kemaaaaaaaaal…”

Sesi kulaklarımda yankılanırken,

“Bu kadar hastaneye ne gerek var bay Erdoğaaaaaan” sözcükleri de her yerimi tırmalarken, iyice yoruluyorum…

Soluğu gazetede, işimin başında alıyorum…

1983’te annemin düşürülerek beyin felci olduğu, 40 yıl sağ el ve ayağınıölene dek kullanamadığı ve konuşamadığı günlerin başlangıç noktası ve sebebi olan hastaneden, bu kez ben aklımın yitirmeden çıkabildiğim için kendimi şanslı addediyorum…

Darısı başımıza…

Devrim mi ?..

Dev-i-rim mi ?..

İnsanlar mı suçlu ?..

Sistem mi ?..

AK Parti gider de CHP gelirse, insan gibi muamele görüp, rahatça muayene olabilecek miyiz ?..

Kısa vadede hiç, ama hiç umudum yok…

- Kocaeli Gazetesi, Hakan Yağcıoğlu tarafından kaleme alındı
https://www.kocaeligazetesi.com.tr/makale/7795683/hakan-yagcioglu/7-gunde-iki-hastane-bir-aile-hekimligi-oykusu-tekmili-birden-kocaeli-devlet-hastanesi-saglikta-devirim-1